Stalking Laura: 90’lar Televizyon Filmleri Bize Bugünün Sinemasında Neyin Yanlış Gittiğini Söylüyor Olabilir mi?
- Irmak Kutlu

- 11 Oca
- 3 dakikada okunur
Sinemayı anlamanın iyi ve kült filmleri izlemekten geçtiğine inananlardan değilim. Basit bir Hollywood filminde konfor bulup B tipi filmler izleyerek günlerimi geçirebilirim. Hatta çoğu zaman izlediğim şey üzerine fazla düşünmek istemediğim günler olur. İşte böyle bir günde, bir uçak yolculuğu sırasında YouTube’dan indirdiğim alelade bir 90’lar televizyon filmini açtım ve rahatlıkla söyleyebilirim ki film izlenip kapanıp giden bir şey olmadı. Yolculuk bitti, ekran kapandı ama o film zihnimde dönmeye devam etti. Beklemediğim bir şekilde benimle kaldı.

Stalking Laura (diğer adıyla I Can Make You Love Me), 1993 yılında Michael Switzer tarafından Lifetime için çekilmiş bir televizyon filmi. Netflix’te ya da diğer streaming platformlarında izlediğim pek çok yapımdan almadığım bir keyif ve haz verdi bana.
Nedenini sorguladığımda ise bugünün ana akım sinemasında giderek daha fazla eksikliğini hissettiğim bazı temel katmanlarla karşılaştım. Bu yazı, tam olarak o eksikliğin peşinden gitme denemesi.

Gerçek bir hikayeye dayanan film, genç bir kadın olan Laura Black’in (Brooke Shields), işyerinde tanıştığı sessiz ve ısrarcı bir erkek olan Richard Farley’nin (Richard Thomas) kendisine yönelik takıntısının zamanla sistematik bir taciz ve şiddete dönüşmesini konu alır. Hikaye, romantik bir ilginin sınırlarının nasıl belirsizleştiğini, reddedilmenin nasıl ısrarla görmezden gelindiğini ve “zararsız” görünen davranışların nasıl ölümcül sonuçlara varabildiğini adım adım izler.
Richard’ın Laura’ya yaklaşımı başta garip ama açıkça tehditkar olmayan bir çerçevede ilerler. İş yerinde bırakılan notlar, ısrarlı telefonlar, beklenmedik ziyaretler. Laura bu ilgiyi net bir şekilde reddetmesine rağmen, çevresindeki figürlerin ve kurumların bu durumu ciddiye almaması filmin asıl gerilimini kurar. Tehdit yalnızca Richard’ın varlığından değil bu davranışların sürekli olarak “abartılıyor” ya da “yanlış anlaşılıyor” diye geçiştirilmesinden doğar.

Film, Laura’yı edilgen bir kurban anlatısına hapsetmez. Onu günlük hayatını sürdürmeye çalışan bir karakter olarak çizer. Bu tercih, Stalking Laura’yı basit bir “stalker erkek” hikayesinden çıkarır ve sistematik olarak görünmez kılınan bir şiddet biçiminin portresine dönüştürür.
90’lar boyunca Lifetime için üretilen televizyon filmleri, izleyicisini şaşırtmaya değil, ona bir durumu tanımlamaya çalışıyordu. Tehdit gizlenmiyor, romantize edilmiyor ya da sembolik bir sisin arkasına saklanmıyordu. Bu açıklık, filmleri estetik olarak değil belki ama ahlaki olarak net kılıyordu.
Bugün bu tür bir açıklığın “yavaş” ya da “sıkıcı” olarak algılanmasının temel nedenlerinden biri, izleme alışkanlıklarımızın kökten değişmiş olması. Streaming filmleri izleyicinin dikkatini ilk dakikadan kaybetmemek üzere kurgulanıyor. Her sahne bir öncekinden daha hızlı olmak, her an bir sonrakini tetiklemek zorunda. Bu da senaryoların bir filmden çok, bir edit mantığıyla yazılmasına yol açıyor. Anlatı ilerlemiyor; sürekli tetikte tutuluyor.

Günümüz sinemasında hikayeler artık bir film gibi değil, bir akış gibi çalışıyor. Netflix için üretilen The Gray Man, Damsel ya da Time Cut gibi yapımlarda anlatı, karakterlerin ya da duyguların etrafında değil; kesintisiz bir tempo hissinin etrafında kuruluyor. Hiçbir sahne kendi başına duramıyor. Her an, izleyicinin parmağını kumandadan çekmemesi için var. Bu acelecilik gerilimi artırmıyor; aksine etkisizleştiriyor. Çünkü her şey bu kadar görünürken, tehdit de ağırlığını kaybediyor. Knives Out gibi istisnai iyi örnekler her zaman var ve bu streaming platformların genel anlatı yapısı ve stilinin dışına çıkan iyi sinemacıların başarısı. Genel formül belli.
Bu anlatı sabırsızlığı görsel dile de doğrudan yansıyor. Bugünün sinemasında “gerçeklik” hissinin kaybı belki de en çıplak haliyle color grading üzerinden okunabiliyor. Son yıllarda neredeyse her film aynı görünüyor. Color grading, atmosfer kuran bir araç olmaktan çok, filmleri birbirine benzeten bir güvenlik ağına dönüşmüş durumda.

Bu mesele son dönemde özellikle The Odyssey, Wicked ve The Devil Wears Prada 2 etrafında yoğun biçimde tartışılıyor. Daha fragman aşamasında bile bu filmler, anlatılarından çok görsel dokularıyla konuşuluyor. Ama konuşulan şey hayranlık değil, bir tür yabancılaşma. Her şey fazla temiz, fazla parlak, fazla kontrollü. Işıklar gerçek mekanlardan değil, bir vitrin düzenlemesinden geliyor gibi. Bu noktada analog görüntüyle kurulan ilişkinin altını ayrıca çizmek gerekiyor. 90’larda negatife çekilmiş bir televizyon filmi, bugün dijital olarak kusursuzlaştırılmış pek çok yapımdan daha gerçek hissettirebiliyor. Görüntü pürüzsüzleşmedikçe gerçekliğini kaybetmez, tam tersine onu taşır. O yüzden Stalking Laura gibi düşük bütçeli bir TV filmi bile, bugünün yüksek prodüksiyonlu dijital filmlerinden daha gerçek ve tekinsiz hissettiriyor.
Günümüz sinemasındaki yapaylık hissi yalnızca büyük bütçeli yapımlarla sınırlı değil. Günümüz Lifetime filmlerine bakıldığında da 90’larda o kanalı tanımlayan atmosferden neredeyse hiçbir iz kalmadığı görülüyor. O eski televizyon filmlerinin düşük bütçeden gelen samimiyeti, yerini hızlı tüketilen, aşırı açıklayıcı ve neredeyse YouTube skeçi temposunda ilerleyen gerilimlere bırakmış durumda.

Algı düzeyimiz kısa format videolara, skeçlere ve kesintisiz akışlara uyumlandı. Gerilim de buna göre yeniden biçimleniyor. Bugünün Lifetime filmleri, bir durumun ağırlığını taşımak yerine onu hızla tüketip bir sonraki sahneye geçmeyi tercih ediyor. İzleyiciyi rahatsız etmek değil, elde tutmak esas amaç haline geliyor.
Tüm bunlar bir araya geldiğinde, bugünün streaming filmlerinin neden bu kadar pürüzsüz ama bu kadar geçici hissettirdiği daha net görünüyor. Streaming sineması izleyiciyi rahatsız etmemek, yönlendirmek ve güvenli bir deneyim sunmak üzerine kurulu. 90’lar televizyon filmleri ise kusurlu, sınırlı ve iddiasız olmalarına rağmen izleyiciyle daha dürüst bir ilişki kuruyordu.

Belki mesele 90’ları geri istemek değil. Ne analog görüntüyü romantize etmek ne de “eskiden her şey daha iyiydi” demek. Mesele, sinemanın izleyiciye duyduğu güvenin nasıl bu kadar azaldığı.
Streaming çağında sinema, her an izlenebilir olmak uğruna izlenmeye değer olma fikrini yavaş yavaş kaybediyor. Stalking Laura gibi filmler ise sinemanın en temel gücünü hatırlatıyor: zamanla kurulan gerilimi, tekrarın yarattığı rahatsızlığı ve sıradan olanın içindeki tehdidi.
Belki de bugün yanlış giden şey tam olarak budur. Daha çok şey söyleyen ama daha az şey hissettiren filmler izliyor ve yapıyor olmamız.







Yorumlar