Adaletin Yerini Canavarlar Aldığında: A Girl Walks Home Alone at Night
- İlknur Sağlam

- 5 saat önce
- 3 dakikada okunur
İranlı bir kadın yönetmenin siyah-beyaz bir atmosferde türler arasında gezinen ilk filmi: A Girl Walks Home Alone at Night. Ana Lily Amirpour, hem western hem de korku türlerine hayali Bad City’nin tekinsiz sokaklarından selam gönderiyor.

Filmin açılış sekansında Arash ile tanışırız. James Dean vari saçları ve 50’lerin Amerikan rüyasından fırlamış gibi duran havalı arabasıyla Bad City’nin tozlu sokaklarında süzülür. Onu gördüğümüzde zihnimizdeki o eski western kodları hemen devreye girer, bu tozlu yollarda düzeni sağlayacak erkek kahraman ortaya çıkmıştır. Ancak Arash’ın bu "havalı" maskesi, evine girdiğimiz anda düşer. Orada bizi, otoritesini kaybetmiş, bağımlılığın pençesinde can çekişen müptela babası karşılar.
Ardından sahneye şehrin asıl karanlık yüzünün temsili, Saeed çıkar. Saeed, Bad City’nin görünmez yasalarının ete kemiğe bürünmüş halidir. Gücünü sadece zayıf olanı ezerek kanıtlayan tavrıyla toksik erkekliğin en karikatürize ama bir o kadar da ürkütücü örneğidir. O, şehre düzen getiren değil; kaosun içindeki sömürü ağını ören kişidir. Saeed için güç; korkutmak, sahip olmak ve yok etmektir.

Şehrin kadın yüzleri ise bu boğucu atmosferde farklı hayatta kalma stratejileri geliştirmiştir. Miss Shayda, sistemin içinde lüksü ve partileri bir zırh gibi kuşanarak var olmaya çalışır. O, kadınlığını bir "pasaport" gibi kullanarak özgürlüğünü satın almaya çalışsa da, aslında altın bir kafesin içinde dans etmektedir. Diğer yanda ise Atti vardır. Şehrin en karanlık köşesinde seks işçiliği yaparak var olmaya çalışan Atti, Bad City’nin tüm yükünü sırtında taşır. O, erkeklerin kurallarının en sert vurduğu, umudun yerini yorgun bir kabullenişin aldığı yerdir.
Sonra isimsiz kızı görürüz. “The Girl”, Bad City’nin sokaklarında tek başına yürüyen çarşaflı bir genç kadındır. Şimdiye kadar çizilen bu şehir imajının içinde onu gördüğümüzde ne hissederiz? Bu sokaklarda dolaşan erkekleri, şiddeti ve sömürüyü gördükten sonra içimizi hemen tanıdık bir endişe kaplar. Bu kız tehlikeye açıktır. Başına mutlaka bir şey gelecektir. Çünkü o, bu şehirde gece tek başına yürüyen bir kızdır.
Ama film tam bu noktada beklentimizi tersine çevirir. Bad City’de geceden korkması gereken kişi bu kız değildir. Şiddet ve vahşet el değiştirmiştir. Gecenin karanlığında yürüyen bu kız artık av değil, avcıdır.
Bu dünyanın ortasında dolaşan vampir kız yalnızca bir korku figürü değildir. O, erkek şiddetinin sıradanlaştığı bir dünyada dengenin bozulduğu noktayı görünür kılan bir karakterdir. Kurbanları rastgele seçilmez; filmde cezalandırılan erkekler şiddetin ve sömürünün temsilcileridir. Bu anlamda vampir, adaletin işlemediği bir dünyada ortaya çıkan karanlık bir denge mekanizması gibi çalışır.

Ancak film, vampiri yalnızca bir intikam figürüne indirgemez. Vampirin sokakta yalnız dolaşan küçük bir çocukla karşılaştığı kısa sahne bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir. Bu kısa karşılaşma filmin şiddet anlayışına dair önemli bir ipucu verir. Erkek şiddeti burada doğuştan gelen bir kötülük olarak değil, öğrenilen ve yeniden üretilen bir davranış biçimi olarak görünür.
Amirpour’un filmi yalnızca hikâyesiyle değil, kurduğu görsel dünyayla da konuşur. Siyah beyaz görüntülerin yarattığı sert kontrastlar, boş sokaklar ve uzun sessizlikler Bad City’yi neredeyse gerçek dışı, ama bir o kadar da tanıdık bir mekâna dönüştürür. Bu dünyanın en çarpıcı imgelerinden biri, geceleri sokaklarda dolaşan vampir kızın siluetidir. Kaykayına binmiş halde, rüzgârda uçuşan çarşafıyla ilerlerken neredeyse bir hayalet gibi görünür. Bu görüntü aynı anda hem tanıdık hem de tuhaftır: İran’da kadınların kamusal alandaki görünürlüğünü sınırlayan bir kıyafet, filmde geceyi özgürce kat eden bir figüre dönüşür. Bu siluet bu yüzden yalnızca stil sahibi bir görüntü değildir. Aynı zamanda western filmlerinin yalnız kovboy figürünü de tersine çevirir. Bad City’nin sokaklarında dolaşan bu figür bir silahşör değil, çarşafı rüzgârda dalgalanan bir kadındır.

Filmin atmosferini kuran bir başka önemli unsur da müziklerdir. Amirpour, Bad City’nin tekinsiz dünyasını yalnızca görüntülerle değil, özenle seçilmiş şarkılarla da kurar. Film boyunca duyduğumuz parçalar bazen sahnelerin ritmini belirler, bazen de karakterlerin yalnızlığını görünür kılar. Özellikle The Girl’ün Arash’a kulaklık uzattığı sahnede çalan “Death”, filmdeki nadir kırılgan anlardan birini yaratır. Bu sahnede şiddetin ve karanlığın ortasında kısa bir duraklama yaşanır; iki karakter ilk kez aynı ritmi paylaşır.
Filmin finali de bu belirsizlik duygusunu sürdürür. Arash arabayı sürmeye devam eder, ancak bu yolculuğun birlikte mi yoksa ayrı mı devam edeceğini bilmeyiz. Amirpour böylece vampirin temsil ettiği adalet fikrini de askıda bırakır. Bu gerçekten bir kurtuluş mudur, yoksa yalnızca şiddetin başka bir biçimi mi?

Film bütününde erkek şiddetinin ve güç mücadelelerinin şekillendirdiği bir dünyanın karanlık bir alegorisi gibi çalışır. Bugün dünyanın birçok yerinde savaşlar çoğu zaman erkeklerin kurduğu politik ve ekonomik hesaplarla başlar; sonuçlarını ise en ağır biçimde siviller, kadınlar ve çocuklar yaşar. İran’da kadınların yürüttüğü özgürlük mücadelesi de uluslararası siyasetin içinde sık sık başka güç mücadelelerinin söylemine dönüşür. Dışarıdan gelen kurtarıcı vaatleri bu yüzden her zaman karmaşık bir umut ve kuşku duygusunu birlikte taşır.
Bad City’nin gecesinde dolaşan vampir figürü bu çelişkiyi tuhaf bir şekilde görünür kılar. Çünkü bazen adaletin olmadığı bir dünyada insanlar kahramanlardan değil, canavarlardan medet ummak zorunda kalabilir.




Yorumlar