Bir Watkins Yolculuğu: Resan (The Journey), Ayın Aydınlık Yüzü
- Murat Mert Atmaca

- 17 Nis
- 8 dakikada okunur
On dört saat. Dünya her sakinini ilgilendiren bir krizin içinde: Pimi koparsa hiçbirimizin sağ kalamayacağı nükleer silahlar. Peki istisnasız hepimizi ilgilendiren bu sorun medyada ne kadar yer buluyor? Eğitimde? Dost meclislerimizde?
Watkins dünyanın dört bir yanında nükleer başlıkların izini sürüyor ve karşılaştığı insanlara benzer sorular soruyor. Farklı milletlerden, sosyo-ekonomik sınıflardan, coğrafyalardan insanların; iktidarın kutuplaştırıcı dili ve çıkarları ortadan kalktığında ne denli ortaklaştıklarını gözler önüne seriyor.
Yemek masalarında toplanmış ailelere sorulan ilk soru şu: “Hükümetinizin nükleer politikaları hakkında ne biliyorsunuz?” Birçok hayati konuda olduğu gibi bu konuda da bilgi sahibi değiliz elbette. Bunun sebebini tüm filme yayılacak Reagan’ın Kanada ziyaretinde bulabiliriz.

Aslında Watkins’in Resan’ı yapma şekli bir tür monoform örneği. Yazı boyunca birçok kez buraya atıfta bulunacağım. Görültü’nün bu programa dahil ederek Yolcululuğumuzu birçok açıdan tamamlayan “Ayın Karanlık Yüzü: Küresel Medya Krizi” makalesini okumadıysanız bu yazıya devam etmeden önce okumanızı öneririm. Resan, Watkins’in makalesinde ve daha öncesinde konferanslarında anlattığı “monoform”un nasıl dönüştürülebileceğine dair muhteşem bir örnek. Bunu açıklamaya filmin en göze çarpan unsurundan başlayacağım: Süre.
Resan, on dört saatlik süresiyle, giderek azalan medya ürünü sürelerine ve tüketim süratine savaş açtığı ortada olan bir yapım. Ama bir yandan da insanlara ulaşma gayesini koruyor, kendini bu bağlamda “marjinalize” etmiyor. Çünkü film süresi 40 ila 55 dakika arasında değişen on sekiz bölüme ayrılmış durumda. Bu bize makalede bahsedilen “Evrensel saat” uygulamasını hatırlatıyor. Doğrudan alıntılıyorum: “Bu uygulama uyarınca reklamlara yer açmak için bir saatlik bir program 52 (ya da daha az) dakikayla sınırlanıyor.” Watkins, bu kararına rağmen hiçbir televizyon kanalından destek bulamıyor. Medya dünyasından yalnızca NFB (Kanada Ulusal Film Kurulu) filmin arkasında duruyor. Yani Kanada filme hem bir gözlem hem de bir üretim alanı açıyor. Burada Peter Wintonick’in desteğinden de bahsetmem gerek. Kendisi filmin Kanada tarafında Watkins’in eli, kolu, gözü oluyor kelimenin tam anlamıyla. Wintonick daha sonra Edward Herman ve Noam Chomsky'nin Manufacturing Consent belgeselini yapacak isim. Yani Watkins'in medya eleştirisi geleneğinin doğrudan akrabası. 1985'te Watkins'le başlayan medya teşhiri yöntemi, 1992'de Manufacturing Consent'le küresel bir izleyiciye ulaşacak.

Reagan’ın Kanada ziyareti, Shamrock Summit, filmin medya eleştirisinin en hatırda kalan örneği. Watkins, bu ziyareti CBC’in (Kanada Yayın Kurumu) gözünden analiz ediyor. Halkın tümünü ilgilendiren siyasi olayların ana akım medyaca nasıl ele alındığını görmek açısından biçilmiş kaftan. Burada edineceği veriler, ilerideki çalışmalarının da zeminini oluşturacak. Bu sebeple Resan için Watkins’in laboratuvarı demek yanlış olmaz. Teorisi filmi beslediği gibi film de teorisini besliyor.
Reagan’ın hafta sonu ziyaretinin sebebi açık. Halk arasında “Star Wars” olarak bilinen uzaya yerleştirilecek Füze Savunma Sistemi, “Stratejik Savunma Girişimi”ne Kanada’nın desteğini almak. Bunu Sovyetler’i “kötülük imparatorluğu” olarak tanımladığı, Gorbaçov’un göreve yeni geldiği günlerde yapıyor. Dünyanın iki kutbunun uzay-nükleer ikilisi üzerinden yarıştığı soğuk günler. Reagan bir Hollywood ürünü. Bizse bir tiyatro oyunu izleyeceğiz. Halkla temasın tümüyle engellendiği, daha öncesinde prova edilmemiş hiçbir şeyin yaşanmadığı zirve; İrlanda kökenli başkanların “When Irish Eyes Are Smiling” söylemesiyle son buluyor. Watkins bu zirveyi şu sözlerle tanımlayacak:
"Köleci konuşmalar, gösterişli ziyafetler, Amerikan Başkanı'nın tarihi surları ziyaretleri (medya işitilemeyecek ve temas kurulamayacak şekilde köşeye sıkıştırılmıştı), polis tarafından sarılmış az sayıda gösterici ve çeşitli Kanadalı sanatçıların final gala tiyatro performansı.”
Benim bu medya deneyinden en çok aklımda kalanlar, o az sayıda göstericiye dair sahneler. Watkins, CBC’nin aktivistleri incelikle kriminalize edildiğini anlatıyor. Bunu yayınlanan görüntülerin süre ve odak bakımından otopsisini çıkararak yapıyor. Aktivistlerin medya eliyle kriminalizasyonu film boyunca tekrar tekrar döneceğimiz meselelerden.

“Tekrar” meselesi hakkında da birkaç söz etmek istiyorum. Çünkü bir adım geri çekilip filmin inşasını incelediğimizde gözümüze çarpacak ilk şey bu. Tekrar. Tekrar. Tekrar. Aynı sorular. Aynı fotoğraflar. Aynı kayıtlar. Aynı sesler. Watkins, tüm filme yaydığı bu döngüsellikle bir polifoni yaratmayı başarıyor. Resan, barbarlığa karşı insanın sağduyusunu el üstünde tutacak polifonik bir çağrıya dönüşüyor.
Reagan’a geri dönelim. Watkins’in elindeki görüntüleri kurgularken her cut için kullandığı bip sesini unutmak mümkün değil. “Evrensel süre”nin bir başka yüzü televizyondaki ortalama plan süresi. Monoform’un temel özelliklerinden biri olarak şu şekilde açıklanıyor: “Monoform’un temel özelliklerinden biri hızlı ve huzursuz kurgudur; bu nitelik, kurgulanmış planlar (ya da kesmeler) arasındaki sürenin ölçülmesi ve bu saniyelerin filmin toplam süresine bölünmesiyle tespit edilebilir. 1970’lerde bir sinema filminin (ya da belgeselin veya televizyondaki bir programın) ortalama plan süresi 6-7 saniye idi; bu süre bugünse muhtemelen 3-4 saniye aralığında ve giderek de azalıyor.” Watkins’in seyircisini tetikte tutan bip sesini kullanmasının tek sebebi, sürenin farkındalığı değil. Aynı zamanda gördüğümüz görüntünün içeriğini de sorgulamayı hatırlatıyor. Bu sorgulama halinin kaybı hakkında ise şunları söylüyor:
“Aniden ve hızlı değişen bu imgelerin duygusal ve zihinsel tepkilerimize dair şiddetli taleplerinin farklı temalar arasındaki ayrımların bulanıklaşmasına ve (örn. Suriye’de bombalanmış bir bölgede kan revan içindeki bedeni gösteren haber sahnesine, onu izleyen bir reklama ve en nihayetinde bir film yada televizyon dizisinde karşımıza çıkacak kanlar içindeki bir başka beden imgesine) vereceğimiz tepkiyi seçerken ya da önceliklendirirken kafa karışıklığına yol açabileceğine inanıyorum.”

Resan, film boyunca bize bu kafa karışıklığına karşı her an tetikte olmayı hem düşünsel hem de pratik olarak öğretmeyi amaçlıyor. Öğretmek kelimesinin özellikle altını çizmek istiyorum. Çünkü La Commune’de de olduğu gibi eğitim meselesi filmin önemli bir bölümünü kaplıyor. Çocuklara sorulan “Okulda bunları konuşuyor musunuz?”, “Okulda ne öğreniyorsunuz?” gibi sorular Watkins’in cevabını bildiği provakatif sorular. Okullar yalnızca sistemlerin tamamlayıcısı. Doğrudan Watkins’ten alıntılıyorum:
"Bu film sistemler hakkında: altında yaşadığımız sistemler ve bu sistemlerin bizi bilgiden ve katılımdan yoksun bırakmak için kullandığı mekanizmalar."
Bilgi ve Katılım. Eğitimin en temelindeki iki parça. Watkins, Resan’da eğitime dair getirdiği eleştirinin yanında idealindeki modeli de sunuyor. Resan’ın ta kendisi. Filmin her parçası, birer ders saati süresinde. Yolda “öğrenen” bir anlatıcısı var ve bunu katılımcı bir üretim şekliyle gerçekleştiriyor. Bunların yanında “yemek masası” düzlemini, ailenin katılımını esas alan bir ev ödevi olarak görmek mümkün. Çocuğun aynı -dinamik anlatıcı- Watkins gibi, aktif verici konumunda olacağı bu tartışma düzleminin, hiçbir ders kitabında rastlanılamayacak bir çağrışım alanı açacağı kesin. Korkulan da bu değil mi?

Değinmişken Watkins’in anlatıcı konumu hakkında konuşmalıyız. “Bunu bilmiyordum. Ya siz?” alıntısıyla fevkalade açıklanabilecek duruşu filmin en özel noktalarından. Belgesellerde alışık olduğumuz bilginin nesnel otorite olduğu, gücünü medyanın iktidar alanından alan, konvensiyonel anlatıcı yok burada. Filme başlarken şunu söyleyen bir anlatıcıyla karşı karşıyayız: "Umarım vereceğim bilgide nesnel bir şey olduğunu hissetmezsiniz. Resan üzerinde çalışan hepimiz araştırmamızla bilgimizi olabildiğince doğru kılmaya çok çalıştık ama vurgulamam gerekir ki sunumumuz önyargılıdır. Bu filmin konusuna ilişkin çok güçlü hislerimiz nedeniyle." Taşından toprağına taraf tutan bir dünyada, taraf tutan taşlanıyor. Bilgi sahibi olmanın ve bunu aktarmanın hakkı, iktidar sahibi olmaktan geçmemeli. Watkins’in ilk hedefi bilginin önüne çekilmiş bu setler. Eğer Hiroşima’da kaç insanın katledildiği, atılan bombalardan kimlerin sorumlu olduğu; okullarda veyahut televizyonda tartışılmayacaksa, siz bilirsiniz. Hiroşima’dan sağ kurtulmuş insanlardan dinleyeceğiz; bir müzede, kimlikleri belirlenemediği için külleri bir arada saklanan binlerce insanın yanında. Ya da yanan Hamburg’a gideceğiz. Hiroşima’da can veren, orada zorla çalıştırılan Koreli işçilerin hatırasını yaşatacağız. Resan’da iki kutup yok. Resan’da insanlığın, bilme hakkının kutbu var sadece.

Ziyaret edilen ailelere bakalım. İlk olarak "Bizimle başlamak zorunda, ve eğer hepimiz o tür bir bilince ulaşmazsak bizimle de bitebilir." diyen Tricia Crippen’ın ailesi ve diğer Birleşik Amerikalılar. Seattle’da, askeri sermayenin hakim olduğu bir kasabada yaşayan Drinkwine ailesiyle başlayabiliriz. Al Drinkwine da bir zamanlar kasabanın büyük çoğunluğu gibi askeri bir tesiste çalışıyormuş. Gün geçtikçe meselenin ahlaki yüküyle yüzleşmiş ve ailesinin de desteğiyle işini bırakma kararı almış. Bunun hem ekonomik hem de sosyal hayatı, tümüyle işine bağlı bir aile için ne kadar zor olduğunu tahmin edebilirsiniz. Bu sebeple Drinkwine ailesi filmin üzerinde duracağı konular hakkında diğer ailelerden daha çok fikir sahibi. İşten çıkma kararının ekonomik boyutundan çok sosyal boyutu için endişelendiklerini söylüyorlar. Aile dostları halen bu mega endüstrinin bir parçası. Fakat söylediklerine göre onlarla ilişkilerinde hiçbir değişiklik olmamış, hatta destek bile görmüşler.

Diğer aileler ülkelerinin nükleer varlıklarıyla bu şekilde doğrudan bağlantılı değiller. Ancak hepsinin ortak bir özelliği var ki, nükleer bölgelerde yaşıyorlar. Bu konuda bilgilendirilmediler. Örneğin Utica’daki Hendricks ailesi: İşçi sınıfından Afro-Amerikan bir aile. Watkins, siyah ekranı üzerinden ABD’de süregelen ırk bazlı istatistikler ortaya koyuyor. Onun gözünde nükleer tehdit, sosyal adaletsizliklerle aynı kökten gelmekte. Bunu yalnız ABD içinde değil, dünyanın dört bir yanından örneklerle anlatıyor. Fransızların Cezayir’e bıraktığı kolonyal mirasın izini süren bölüm bunun önemli bir örneği.

Meselenin “Üçüncü Dünya” üzerindeki etkilerine ilerleyen paragraflarda özellikle değineceğim. Hendricks ailesiyle anlatılan bir diğer çarpıcı gerçek: New York Eyaleti Tahliye Planı. Evet, ülkelerin nükleer felaketler için eylem planları var. Benzer bir saçmalığı Norveçli Vikan ailesiyle de izleyeceğiz. New York Eyaleti Eylem Planı, Hendricks ailesini beyaz bir mahalleye sürmeyi öngörüyor. Burada görüyoruz ki, devlet nükleer silahlarını tanımadığı gibi vatandaşını da tanımıyor. Eylem Planı’na göre plana tabii tüm sakinler bir okula sığınacak. Bu okuldaki öğretmenler ve diğer personellerse süreci yürütecek olanlar. Trajikomik kısım ise, bundan kimsenin haberi yok. Daha önce hiç tatbikatı yapılmamış, hatta sözlü veya yazılı olarak bildirilmemiş bile. Okul görevlileri ve Hendricks ailesi kontrollü bir kaosla tahliyeyi prova ediyor. Bunun ardından Watkins’e yaşadıkları tecrübeyi aktarıyorlar. Watkins, La Commune’de en olgun örneğini ortaya koyacağı örgütçülüğünü ilk burada gösteriyor diyebiliriz. Resan, bu yönden Watkins Sineması için de bir deney alanı görevi görüyor. Filmin başka kısımlarında bir yeraltı sığınağı ve Norveç’teki bir okulda tatbikatlar gerçekleştirecek. Yalnızca bu yöntem dahi insanların içine sürüklenebilecekleri duruma dair endişe duymalarına ve karşı tavır takınmalarına yetiyor.

La Commune’de de gördüğümüz üzere Watkins’in bir inancı var: Sistemin inşa ettiği duvarları, iletişimle yıkabiliriz. Resan bunun önemli bir örneğine sahne: Smilie ve Kolosov aileleri. İskoçya ve Sovyetler arasında gidip gelen video kasetler, dünyanın iki ucu arasında köprü oluyor. Bugünkü “gelişmiş” iletişim araçlarımızla bunun artmasını beklerdik. Demek ki mesele araçlarla değil yaklaşımla ilgiliymiş. Watkins, ailelerden birbirini tanımak için konuştukları video kayıtlar alıyor. Süreç boyunca ailelerin dillerinin ve birbirlerine bakışlarının yumuşadığını görüyoruz. Devletlerce düşman tanıtılan insanlar, ne kadar benzediklerini; “başka bir dünya”da “dost olabileceklerini görüyorlar. Smilie ailesi Kolosovları evlerinde ziyaret ediyor. Sürecin sonunda varılan nokta medyanın en büyük korkusu: Hakim anlatının yıkımı.

Bu “hakim anlatı”ya örgütlerin kriminal algısı da dahil. Ana akım medya ve basında varlıkları tanınan fakat ya bir grup heyecanlı kafası karışık genç ya da bir grup haydut olarak servis edilen aktivistler filmin yapımında büyük rol oynuyor. İskoçya’daki nükleer karşıtı dernek Watkins’in tam olarak hayalindeki oluşum diyebiliriz. Toplanıyor, yaşadıkları yer ve dünya hakkında düşüncelerini özgürce dile getiriyorlar. Birlikte öğreniyor ve öğrendiklerini nasıl aktaracakları üzerine kafa yoruyorlar. La Commune ve Resan bundan başkası değil. Tekrar Birleşik Devletler’e dönecek olursak bizi “Ground Zero Center for Nonviolent Action” karşılayacak. Watkins, filmin omurgasını oluşturacak Beyaz Tren için şunları söylüyor: "Yerel aktivist Shelley Douglass'ın yardımıyla, Bangor, Washington'daki bir denizaltı üssüne giden Beyaz Tren üzerinde nükleer füzeler taşıyan demiryolu hatları olduğunu keşfettim"

Shelley ve eşi Jim Douglass, 1981'de Bangor Donanma Üssü'nün hemen yanındaki bir eve taşındılar; bilerek ve kasıtlı olarak. Pencerelerinden Beyaz Tren'i izleyebilecekleri bir noktaya yerleştiler. Ground Zero Center for Nonviolent Action'ı kurdular, bir Katolik Worker geleneğinden geliyorlar, şiddetsiz direnişe inanıyorlar. Bir gazetecinin kendilerine "büyük silahlar taşıyan" bir tren gördüğünü söylemesinin ardından dışarı çıktılar, ilk Beyaz Tren'i gördüler, ve kampanya başladı.
Watkins, Beyaz Tren’i görmek ve çiftle tanışmak için evlerine gitti. Raylarda yürüdü. Bütün bir Yolculuğu, o raylardaki adımları üzerine inşa etti. Beyaz Tren’in patikasında attığı ilk adımlardan sonra şunu söyledi: "Bu filmde iki ana kaygımız: zaman ve parayla, ve onları bu gezegende nasıl kullandığımızla ilgili."

Attığı her adım, geleceğin zamanından ve bugünün kaynaklarından yıkım uğruna bir kayıp. Filmi izlerken geçirdiğimiz on dört buçuk saatin ve filmi çekerken geçirdiği üç yılın hesabını tutmamızı istiyor.
"Çekim sırasında, tüm dünyayı bir yıl boyunca beslemek için gereken para miktarı, küresel silah yarışına sadece iki haftada harcanan miktardı."
Bu siyah ekranı özellikle seçtim çünkü filmin önemli süre ayırdığı bir başka alana doğrudan temas ediyor.
Emperyal güçlerin silahlanmaya ayırdığı zaman ve para: bu bir nokta.
Açlık, susuzluk gibi en temel insan ihtiyaçlarının karşılanamadığı topraklar: bu da karşı-nokta.

Mozambik’te ayakta kalmaya çalışan kadın kooperatifi, nükleer atıkların yaşamı alıp götürdüğü Tahiti ve ABD’nin tüm zenginliğini gasp ettiği Meksika.
Smilie ve Kolosov ailelerinin buluşuğu ortak zemin, Batılı aktivistler ve sömürgeleri ikiliğinde, bir yüzleşme alanına dönüşüyor. Kilometreler aşan kasetler bu defa işlevsiz, çünkü bu insanları buluşturduğu nokta hala şiddet. Hayır savaşlar bitmedi, evet sömürgecilik devam ediyor, sadece şekil değiştirdiler. Watkins’in çabası bize bunları bir kez daha hatırlatıyor.

La Commune ve Resan’ın yirmi saatlik süresi boyunca bizi maruz kaldığımız dünya alabildiğine karanlık. Bizim dünyamızdan başkası da değil. Ama Watkins’i özel kılan da bu. İçinde yaşadığımız dünya hiçbir zaman zifiri karanlık değildi. Direniş her zaman oradaydı. Direniş için yeni yollar icat eden insanlar her zaman oradaydı. Peter Watkins, onlardan biri.
Müziği duyuyoruz, çocuklar oyunlarını oynuyor.
Bu Yolculuk’un sonu değil.


Yorumlar