Bir Watkins Yolculuğu: La Commune, Medyanın Gücü
- Murat Mert Atmaca

- 4 gün önce
- 14 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 4 gün önce
1999
Bir yüzyılın sonu, bir bin yılın da. Kıyametten bahsediliyor. Milenyum. Kıyamet gerçekleştiyse de haberimiz olmadı. Peter Watkins, 1871'in izini sürüyor. Paris 11. Bölge olduğu yerde duruyor. İleri saralım, 2071. Petre Wächter, 1871'in nöbetini devralmış. Komün ne demek, adil bir düzen sağlanabilir mi, 11. Bölge'ye ne olacak, burjuva bugün neye benziyor, Watkins-Watkins? Watkins, 1999'da Komün hakkında bir film yapmış. Bu film Petre’ye yeni bir şey öğretmeyecek. Öğretmesi de gerekmiyor. Kesin olan şu: Bu film, bir meseleye nasıl yaklaşılacağını gösterecek: günün gözüyle, yarattığın eserin sınırlarını tüm haklarınla zorlayarak.

Film bizi çekildiği dört duvarla tanıştırıyor. Atıl durumda bir fabrika sete dönüştürülmüş. Watkins'in hayali arkadaşları bize kim olduklarını anlatıyor: İki genç televizyon muhabiri; direniş esnasında olan biteni doğrudan halkın ağzından, halka aktarmak için çalışıyorlar. Evet, 1871'de televizyon var. İki kanal: Versay TV ve Komün TV. Kabul, ilerleyelim. Muhabirlerin oyuncuları kendini tanıtıyor, ben Gerard Watkins ve bir televizyon muhabirini oynuyorum, ben Aurelia Petit, Komün TV muhabiri Blanche Cappalier'i oynuyorum.Karakterlerinden kısaca bahsederken aslında filmin en temelindeki meselelerden birine girizgâh açıyorlar. Bu mesele Yolculuğumuz'un da omurgasını oluşturmakta. Medya. Gerard'dan doğrudan alıntılıyorum:
"Bu film yalnızca Paris Komünü'yle ilgilenmiyor, bunun yanında kitle iletişim araçlarının geçmişte ve günümüzdeki rolüyle de ilgileniyor." Medya. Aurelia Petit'e dönelim, Blanche'a: "Öncelikle Blanche saf biri, naif bir optimist. Onu canlandırırken, yaşananların sonunu bilerek gülümsemeyi sürdürmek kolay değildi. İkincisi, Blanche kamera önündeki işini o kadar seviyor ki tümüyle temsil ettiği medyanın gücünü sorgulamayı unutuyor."
Watkins daha filmin en başında silahını doğrultuyor. Kitle iletişim araçları ve önündekilere.
?
Bu yazıyı okuduğun ekranın gücünü ne sıklıkla sorguluyorsun?

11. Bölgenin mahalleleriyle tanışıyoruz. Dekor yalnızca hatırlatmak için orada: 1871’deyiz, bir film izliyoruz. Muhabirlerimiz katledilen otuz bine yakın insanı anlatıyor, aralarındaki çocukları. Komünarları. Kurulan barikatları görüyoruz, düşen kızıl bayrağın yerindeki üç rengi. Ne kadar ironik, ”Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik”. Watkins o gün barikat kuran ruhu kamerasına taşıyor: ilk kareden itibaren seyircisine konuşan, dördüncü duvarda yürüyen, yeni bir sinema. Paris Komünü sadece 72 gün yaşadı. Buna rağmen hala yeni bir dünya için mücadele edenlerin en önemli referans noktalarından biri. O barikatların değeri burada saklı: insana yakışır bir dünyanın kapıları. Watkins de aynı ruhu sinemaya taşıyor: bambaşka bir biçim, yeni bir anlatı, özgür düşünce ve katılımcılığı esas alan bir üretim şekli.
Halk. 11. Bölge sakinleri konuşuyor. Watkins, bir yandan Komün’ün tarihsel geçmişini anlatırken, bir yandan da halkın terk edildiği yoksunluğu dinliyor. Alışılagelmiş ders kitabı usulü tarih anlatıcılığına karşı çok değerli bir anlatım şekli bu. Watkins’in okullara dair duyduğu nefrete tüm filmlerinde tanığız. Bu yazıda odaklandığımız iki filminin de en temelinde çok ciddi bir geleneksel eğitim eleştirisi bulunuyor. Nitekim filmde gördüğümüz ilk Parisli, komşusunun oğluna okuma-yazma ve saymayı öğreten bir adam. Özgür bir adam olmak için gerekenler diyor bu üçü için. Komün’ün meydana gelişine sebebiyet veren olayların nabzını bir defa da onunla tutuyoruz. Endişeli. Tüm Parisliler gibi. Eğitim yoksunluğuna dönecek olursak, iki kadın öğretmen arkadaşla tanışıyoruz. Biri eski öğretmen. Mevcut sisteme dayanamayıp istifa etmiş. Diğeri çalışmayı en baştan reddediyor. Kız çocuklarına ev ve el işleri haricinde eğitim verilmediği, bunun üstüne Kilise’nin özellikle dar gelirli, yetim kız çocuklarını Rahibe Okullarına mecbur bıraktığını anlatıyor. Talebi net: Bırakın kız çocuklarını özgür bireyler olarak yetiştirelim. Film boyunca mahalledeki bir Kilise’nin rahibe adayı öğrencilerini ziyaret edeceğiz. Din meselesi film boyunca farklı şekillerde irdeleniyor. Kilise, ayinlere düzenli biçimde katılımın karşılığında halka temel gıda ürünleri veriyor. Kuru ekmeğe muhtaç halkın buna kayıtsız kalması mümkün değil. Katılmak zorunda kaldıkları ayinler ise halkı şükre, elindekilerle yetinmeye teşvik eden, kanaatkarlığı el üstünde tutan burjuvazinin bekçisi bir duruşun eseri. Watkins, eğildiği her meseleyi tüm yönleriyle anlatma gayretinde. Filmin bu noktasında da sonrasında da Kilise’nin bu “hizmetlerini” el üstünde tutan insanlarla tanışacağız.

Film kendine dönüyor: “11. Bölgede geçen sahneler çoğunlukla on dakikalık sekanslar halinde 13 günde çekilmiştir.”
Komün’ün direniş kuvvetleri “Ulusal Muhafızlar” ve toplarla üzerlerine gelecek Thiers’in Ordusu. Watkins’in çok sesliliğini her fırsatta vurgulamak istiyorum. Askeriyenin her yönünü bu sahnelerde görebiliyoruz. Fransız Ordusu’nda halkına ateş etmek istemeyen gençler var; itaatinin sınırı olmayan subaylar da, kimisi Komünarları insan olarak dahi görmüyor.
Montmarte. Parisli kadınlar, direnişin sembolü topları almak için gelen orduyu durduruyor. Kargaşa, omuz omuza, direniş. Kadınlar bir arada olduklarında nelere muktedir olduklarını görüyorlar. Versay TV orada, Parisli burjuvalarla röportajlar yapıyor. Diplomatlar, atölye patronları, banker eşleri. İç savaş kokusu aldıklarından, geleceğe dair endişelerinden dem vuruyorlar. Kim bu Komünarlar dendiğinde cevapları hazır: alkolikler, eski mahkumlar. Araya giren Komünar kadınlar var. İşlerin değişmek üzere olduğunu haykırıyorlar, ilk kez devrimi duyuyoruz onlardan. Ama.
Burjuva televizyonu.
İzlediğimiz yayın. Burjuvadan, burjuvaya.
Kendi kanalımıza ihtiyacımız var. Kendi sözümüze. Halktan, halka.
Bizim de gazetecilerimiz var. Versay’dakilere söyleyin. Savaşacağız.
Watkins farkında. Savaş top tüfek kadar bilgi ve haber demek. Bir röportajında şöyle söylüyor: "Televizyon 1960'larda ve 1970'lerde alternatif bir yol izleyip daha açık bir biçimde çalışsaydı, bugün küresel toplum çok daha insancıl ve adil olurdu."
Komün TV, bize o alternatif yolu gösterecek. En azından öyle umuyoruz.
Muhabirlerimizle Merkez Komite’yi ziyaret ediyoruz, ardından sokakları. Büyük bir coşku, mücadele ruhu var. Silah bizde, toplarımızı vermedik, bu defa sıra bizde. Muhafızların genel kanısı bu yönde. Paris halkıyla yapılan röportajlarsa Komünarların taleplerinin ne denli temel sağ duyuya dayandığını gösteriyor. İş, aş, eğitim, eşit şartlar. Televizyonda halkın kendi ağzından bu talepleri hiç işittim mi emin değilim. Günümüz dünyasında da sağlanmadıkları kesin. Peki Komün TV nerede?
Halkların taleplerini merkezine alan bağımsız bir yayın organı biliyor musun?

Bu yolculukta Watkins’ten öğrendiğim en değerli şey soru sormak. Watkins soru sorarken bir provokatör, bir kanunsuz. Hayatı boyunca peşinden koştuğu sağ duyuyu uyandırmak için soruyor. Bunu Komün TV’nin daha devrim ateşi yeni yakılmışken sorduğu ilk soruda görebiliriz:
Devrimden ne umuyorsunuz?
HERKES İÇİN ÜCRETSİZ ÖZGÜR EĞİTİM.
KÖLELİĞE VE SÖMÜRÜYE SON.
KADINLARIN SESİNİ DUYURABİLMESİ İÇİN ÖZGÜR BİR BASIN. GAZETE VEYA HERHANGİ BİR ŞEY.
İŞ. İŞ HAYSİYETİMİZDİR. BİR DAHA KÖLE OLMAYACAĞIZ.
Komün TV, çalışan atölyeleri geziyor. Bir işçi “Çalışıyoruz ama Versay’ı unutmadık, çünkü biz onları unutsak da onlar bizi unutmayacak” diyor. Başıboş kalan atölyelerin işçiler tarafından nasıl yürütülebileceğini göreceğiz. Başıboş kalması gereken atölyeleri de.
+Peki ya siz ne istiyorsunuz?
Onu bir daha görmemek. Beni 20 yıldır sömürüyor.

Takati kalmamış bir işçinin patronuyla yüzleşmesini izliyoruz. Ardından da bütün mahallenin rehin dükkanı sahibiyle. Bir vampir gibi, halkın elinde avucunda kalanlarla beslenen. Komün’ün en büyük başarısızlıklarından biri olacak Rehin Dükkanları. Hiçbir zaman lağvedilemeyecek.
Bazı Parislilerin 51 ekran televizyonlarında hala Ulusal TV izleniyor. Bir yanda da genç bir gazeteci defalarca kez kapanmış gazetesini tekrar basacağına söz veriyor. Konuştuğu kadının “Ama yayınla. Eksiksiz. Sana güveniyoruz.” deyişi akıllara kazınan cinsten. Watkins’in özgür medya vurgusu filmin her anına sinmiş durumda. Susturulmuş, unutulmuş bir halk, mücadelesini haykırmak istiyor.
Komün’ün inşasına sokaklarda tanıklık ediyoruz. Muhafızlar, kadınlarla konuşuyor. Seçimler işlevsiz. İşçiler gücü eline almadıkça şartlar değişmeyecek. 89, hiçbir işçinin durumunu iyileştirmedi. Kardeşlik, burjuvanın kardeşliğiydi. Bir çocuk elindeki silahtan rahatsız, sence bu normal mi diye soruyor kameraya. Okullarda olmamız gerekirdi. Ama Hal ve Gidiş bu: savaşmak zorundayız.
Watkins’in kamerası bir an bile yerinde durmuyor. Devinen sokaklarda bir sesten diğerine koşuyor. Filmin ilk bölümündeki coşkuyu tarif etmek mümkün değil. Bir seyirci olmaktan çıkıyoruz, 11. Bölgenin bizatihi sakiniyiz. Watkins’in dünyasının büyülü gerçekliği bu, sen de oradasın. Bunu yalnızca verdiği sinemasal kararlarla gerçekleştirmiyor. Watkins’in kendi de adeta bir örgütçü. İki yüzün üzerinde oyuncunun rol aldığı filmde, her bir oyuncudan kendi karakteri hakkında okumalar yapmasını istiyor. Örneğin bir tekstil işçisini canlandıran kadın, 1871’deki çalışma hayatını bilmek zorunda. Tümüyle amatör oyunculardan oluşan cast, bir yerden sonra kendi öfkesini sahneye taşıyan Komünarlara dönüşüyor. Özellikle filmin son kısımlarında göreceğimiz oyuncuların açık oturumları, filmi eşsiz bir düzleme taşıyor. Oyuncuların kostümleri üzerinde, kendi ağızlarından Komün’ü tartıştıklarını görüyoruz. La Commune bir tarihi kurgu. Ve bir belgesel: 2000 yılında Komün’ü canlandırmak üzere kurulan bir komünün belgeseli. Yalnızca 13 gün sürüyor, bize 345 dakika olarak ulaşıyor.
Komün resmen kuruldu. Tarihte ilk kez proleter çoğunluklu bir meclis iktidarda. Bugün kutlama günü. Ulusal Ordu için kum saati doğrultuldu. Burjuva öfkeli, burjuvanın ordusu da öyle olmak zorunda. Versay TV, merhamet gösterilmeyeceğine dair sözleri gururla yayınlıyor. Bir yandan da Komün TV muhabirleri bir çıkmaz içinde. Yaptıkları yayınlara kendi fikirlerini dahil etmeliler mi? Yoksa tüm söz hayatlarında ilk defa seslerini duyurma şansı bulmuş halkın mı olmalı?

Ses Sese Karşı. Sokaktaki kadınlar neden devlet ve kilisenin tümüyle ayrılması gerektiğini anlatıyor. Kilisenin özellikle kadınlar üzerinde kurduğu tahakküm dile getiriliyor. Rahip. “Bu yıl çocuk yok mu hanım?” Hadsiz. Komünar Kadınlar, Versay’a yürümek istiyor. Muhafızlardan bir kadın sözü alıyor: “Silahlanmalıyız. Silah tutmak ne demek biliyorum. Kadınla erkeği ayırmak için hiçbir sebebimiz yok. Taburlarda daha çok kadına ihtiyacımız var. Neden yalnız 4 kişiyiz?”
Dönemin sosyalist gazetecilerinden Andre Leo, Muhafızlar ve tabiplerde tanık olduğu mizojini hakkında yazmış. 6 Mayıs 1871. Watkins’in siyah ekranında yazdıklarından bir kuple okuyor, ardından bu belgenin canlandırılışını izliyoruz. Komün TV, muhafızlara soruyor: Kadınlar silahlanmak istiyor, ne düşünüyorsunuz? Kimi “nazikçe” geçiştiriyor, kimiyse kadının ordudaki yerini askerlere “rahatlık” vermek olarak gördüğü hakkında şaka yapıyor. Kadınlara doğrudan cevap veren başhekimse savaş alanında kadınlara yer olmadığını, ak sakallı-kara fraklı üstenciliğiyle anlatıyor. Kadınların mücadelesi yalnız burjuvayla değil. Erkin her yüzüyle. Benimle ve yazımla da.
Burada birinden bahsetmem gerek. Bunu en iyi şekilde kendi yanlışımı düzelterek yapabileceğimi düşünüyorum. Bir önceki paragrafta, “Watkins’in siyah ekranı” demiştim. Resan’da bu hakikaten öyle fakat La Commune için aynını söylemek mümkün değil. Filmin ortak yazarı Agathe Bluysen’in ismi yalnız künyede kalmamalı. Kendisi, filmin çekim öncesi 16 aylık yoğun hazırlık sürecinde araştırma ekibini Marie-José Godin'le birlikte yönetiyor. Alain Dalotel, Robert Tombs, Jacques Rougerie gibi tarihçilerle çalışan ekibin başında o var. Aynı zamanda 220’den fazla oyuncuyu seçen ekibin de merkezinde. Çekim sürecinde oyuncularla yaratılan kolektif sürecin de yürütücüsü. Sahnelerden önce oyuncularla ne söyleyeceklerini, olaylara nasıl tepki vereceklerini tartışıyor. Filmin katılımcı ruhu onun emeğiyle şekilleniyor.
?
Medya ve diğer alanlarda kadınların varlığı hakkında ne kadar ilerleme katettik?

Muhafızlar Versay’a yürüyor. Mikrofonlarımız Ulusal Muhafızların yabancılarında. Büyük çoğunluğunu Polonyalılar oluşturuyor. Daha önce de Paris için savaşmışlar. “Fransa değişim gerçekleşmeden, Polonya özgür olmayacak. Avrupa’yı değiştirmek istiyorsanız, adaletsiz sosyal düzeni değiştirmeniz gerek. Bizim hedefimiz bu.” Komün’ün milletlerarasılığına dair değerli bir vurgu. Bunu devrimin enternasyonalliği kadar, Watkins’in filmografisinde çok kez rastladığımız Avrupa’nın tek güdümlülüğüyle düşünmek gerek. Onun gözünde Avrupa, itici güçleri nereye yönlenirse oraya yönlenen bir yek bütün. Resan’dan Evening Land’e bunun izini sürmek mümkün.
Versay’da büyük bir hezimet. Vahşet. Alman bir kadından dinliyoruz: “Bismarck bile rehinelerini serbest bırakırdı. Anlamıyorsunuz, düşman Almanya değil. Birbirinizi öldürüyorsunuz. Bu bir ‘Fransa-Fransız’ savaşı.” Sayısız insanın kaybı, mühimmatlar el koyulması Komün’ü birbirine düşürüyor. Sokakta bir gazetecinin tartaklandığını, masumiyetinin sorgulandığını görüyoruz. Merkez Komite halkın sesini yeterince duymuyor. Halkın buna hıncı genç gazeteciden çıkıyor.
EĞER GERÇEKTEN GAZETECİYSEN YARIN GENÇLİK HAKKINDA YAZACAKSIN.
SEÇİMLERDE YER ALMAK İSTİYORUZ.
REHİN DÜKKANLARI HAKKINDA YAZACAKSIN. HEPSİ KAPANACAK. ONLAR KOMÜN’ÜN YÜZ KARALARI.

Gün geçtikçe halkın endişesi büyüyor. Versay’dan gelen kara haberler insanların direniş umutlarını zedeliyor. Bir tekstil atölyesini ziyaret ediyoruz. Kadınlar daha önce kazandıklarının üçte birini ancak kazanabiliyor. Çalışma saatleri eskisinden beter. Yalnız Komün ruhu baştaki kadar canlı. Kadınlar oturup bulundukları durumu tartışmak istiyorlar. Merkez Komite’nin onlara yer açması konusunda hemfikirler. Bununla birlikte Komite tarafından devralınan Belediye Binası’na gidiyoruz. Komün’ün bütün çarkları tek bir binada toplanmış gibi. Gözaltılar, yemek kuponları, halkın talepleri, alt komiteler… Bir organizma. Organlarını geziyoruz. Kirli. Watkins hiçbir zaman ütopyacı olmadı. Aksine, mesaisinin büyük kısmını Komün’ün aksayan kısımlarına harcadı. Çünkü bunların kolektif çabayla üstesinden gelinebilecek zorluklar olduğuna inancı tamdı. Watkins’ten öğrendiklerime eklemeliyim: Önce aklını karıştırana odaklan, sonra emin olduğuna.
Kadınlar, büyük uğraşları sonucu belediye binasında bir oda alıyorlar. Küçücük, derme çatma bir oda. Toplanabilecekleri bir alana dönüştürmek için ek mesai dolu günlerine, bir ek mesai daha ekliyorlar. Bu sırada Paris’in bir başka köşesini ziyaret ediyoruz. Direniş’in henüz uğramadığı bir burjuva mahallesi. Yaşlıca bir kadın Paris’i terk etmiyor. Versay TV izliyor. Burjuva dostlarıyla işlerin nasıl da kötü gittiğini, komünarların pisliğini konuşuyor. Film boyunca birçok kez kendimizi evinde buluyor, yaşananlara karşı hissettiklerine birinci elden tanıklık ediyoruz. Gerçekten. Birinci elden. Uzaktaki kızına yazdığı mektuplar Watkins’e kaynaklık ediyor.

Saint-Mour Sokağı. Makine atölyeleri. “1848’te kamuya ait atölyelere ne olduğunu unutmayalım, bir daha öyle bir tuzağa düşmeyelim. Kooperatifler çalışacak, çünkü bunu istiyoruz ve herkesin buna ihtiyacı var. Bu bizim sermayeye karşı umudumuz.” Bir atölye şefi kooperatiflere dair bunları söylüyor. Ardından da Merkez Komite’nin terk edilmiş atölyeler hakkında verdiği kararı Leo Frankel’den dinliyoruz. Enternasyonel Emekçiler Birliği üyesi bir Macar Yahudisi. Komün’ün gece vardiyası yasağı gibi önemli reformlarının öncüsü. İlerleyen günler de birçok başıboş atölye kooperatiflere dönüşecek.
Bir sabah mektuplarıyla tanıdığımız burjuva kadın, hizmetçisiyle konuşuyor. “Hiç dışarı çıkıyor musunuz?”, market alışverişinden dönen hizmetçisi soruyor ve anlatıyor: “Dükkanlar kapanıyor. Barikatlar kuruyorlar, yarın biri de burada olacak. Şimdiden buraya çok yakın yerlerde barikatlar var.” Endişeli. Kendini parçası görüp görmediğinden emin değiliz ancak görüldüğü her sahnede duyduğu rahatsızlık apaçık ortada. “Her şey normale dönecek.” diyor Yaşlı Kadın: “Komün kazanamaz.“

Evet. Komün kazanamadı. Ama kaybetmedi de.
Kadınlar konuşuyor. Toplumdaki rolleri hakkında, çalışma koşulları hakkında, Komün hakkında. Yaşamanın yeni yolu. Bir tür hayatta kalma mücadelesi. Emeklerinin görmezden gelinemeyeceği bir dünya. Nasıl kendilerini özgürce ifade edebilecekleri alanlar yaratabileceklerini konuşuyorlar. Komün bu alan mı? Öyle olmalı. Watkins ve Bluysen’in siyah ekranı bize bugünün kadınlarının yaşamından verilerle eşlik ediyor. “Bugün, Fransa’da kadınların %60’ı iş piyasasının sadece %30’unu oluşturan 6 alanda çalışıyor. Örneğin sekreterlerin %98’i kadın. Oysaki kadınlar, lise bitirme sınavlarından üniversiteye kadar erkeklerden daha başarılı.” Ekonomik gücün ele alınmasına dair belirtilen bir fikir var. Bir kadın, ekonomik gücün politik gücü de beraberinde getireceğini düşünüyor. Bu tartışma “yabancılaşma” kavramını gündeme getiriyor. Kadınların bağımsızlıklarını elde etme yolunda, varoluşlarına yabancılaşmaları üzerine tartışıyorlar. Varılan nokta komün; ve Komün hakkında çok şey söylüyor. “…Sorumlulukların adil dağılımı, daha çok boş zaman: Kolektif olarak bilgiye, yeni tartışmalara, yeni şeylere yönelebileceğimiz. Sadece işimizle tanımlanmamak. Bugün bile böyle. ‘Kimsin?’ değil, ‘Ne iş yapıyorsun’. İlk sordukları soru bu.”
Bugün bile?
Önümüzde kostümleriyle derme çatma bir belediye binası odasında oturan kadınlar. Bugünden konuşuyor. “Bugün Fransa’da ev içi işlerin %80’i kadınlar tarafından yapılıyor. Bu da günde ortalama 3.30 saat demek.” Komün’ü var eden sorunlar hala yaşıyor. Komün’ü var eden özgür düşünce de. Kamera açılıyor. Kostümlü erkekleri görüyoruz, biri söz alıyor: “Hayat başka bir yerde, işte değil.”
Devam ediyor: “Bu bir hayal. Hadi en azından bunun hakkında konuşmayı deneyelim. Ne hakkında hayal kurabiliriz? Yeni bir sistem, kardan arındırılmış. Bunu nasıl icat ederiz, asıl soru bu, Nasıl? En azından herkesi dinlersek… Sosyal sınıf, cinsiyet ayırt etmeden.”
Watkins’in hayali bu: Dinlemek.

“…Bu yalnızca eşit iş ve kar dağılımı hakkında bir soru değil. Bu aynı zamanda ifadenin eşitliği. Herkesin hakkı var. Bu sayede herkes tartışır… Gerçek vatandaşlık da budur. Komün’de beni en çok etkileyen buydu. İnsanlar vatandaşlığı bütünüyle deneyimledi. Ve insanlar tamamen katılımcıydı. Artık ne kralın ne de imparatorun tebaasıydılar; kendi kendilerinin efendileriydiler. Onlar karar verdi. Bugün insanların böyle bir ifade hakkı var mı? Televizyon sana konuşuyor ama sen cevap veremiyorsun. Tarihte ilk kez evimizde bir kutumuz var o da böyle çalışıyor ve sen şunu diyemiyorsun: ‘Hayır, üzgünüm, oradaydım, ve hiç de dediğin gibi olmadı. En kötüsü de televizyonun hep paranın ve gücün yanında olması.Onlarla nasıl tartışabiliriz?”
Yazımın misyonuna ihanet etmek pahasına burada durmalıyım. Ama makine işçilerinin tartışmasında kulak vermemiz gereken çok şey var, bu da onlardan biriydi. Dahil edemediklerimi tekrar ziyaret etmeniz tavsiyemdir. Ben de ediyor olacağım.
Oyunculardan oluşan bir başka masaya gidiyoruz. Her anında tekrar hatırlayacağız: Bir dönemi canlandırmak, o dönemin kostümlerini kuşanıp dilini döndürmekten ibaret değil. Tarih geride kalır, dünü bugüne getirmenin bir yolu var. Maddi içeriğin eskidiğinin farkına varıp, hakikat içeriğini açığa çıkarmak… Film 1871’in kozasını kırıp, Komün’ün hakikatini yeni sakinlerine emanet ediyor.

“Oyuncuların bu filmin yapım sürecine katılımı, tam da küresel medyanın korktuğu şeydi ve muhtemelen destek istenen televizyon kanallarının bu filmi finanse etmeyi reddetmelerinin nedenlerinden biri de buydu. Medyanın özellikle korktuğu şey, küçük ekranlardaki tek bir kişinin yerini çok sayıda insanın, yani halkın almasıdır…”
Film işlediği konuları tartışmaya açmaya ve oyuncuların üzerindeki etkisini belgelemeye devam ediyor. Tüm seslere alan açan uzun soluklu sahneler bunlar. Tarihte olaylar gittikçe daha şiddetli bir hal alacak ve Watkins bizi her fırsatta bu odalara geri getirecek. Acelemiz yok, değil mi? Güzel. Bir ses daha.
"Fransa'da değişimin mümkün olduğuna gerçekten inanıyorum. Örneğin eğitimi ele alalım — bu konuda somut olmak daha kolay. Mesele küresel bir kültür meselesi; insanların hayat boyunca eylemleriyle nasıl bir adanmışlık göstereceklerine nasıl yetiştirildikleri. Bu filme katılımı ele alalım: burada okul çağında çocuklar var. Onlara okulda ne öğrendiklerini sorduğumda, ne hatırladıklarını, tarihin bugünleriyle bir ilişkisi olduğunu hissedip hissetmediklerini, bu dersin bugünkü dünyayı anlamalarına yardımcı olup olmadığını, tarih öğretiminin tarih değiştikçe değişip değişmediğini — cevabın hayır olduğunu gördüm. On yıl önceki aynı şeyler. Oysa son on yılda muazzam değişimler yaşandı. Farkındalığa acil ve büyük bir ihtiyaç var. Bu film bana düşünce ile eylem arasındaki devasa uçurumu gösterdi. Barikat sahnesinde mesela — doğrudan, güçlü, kimyasal, fiziksel bir mücadelenin tam içindeyken — kamera gelip konuşmamız gerektiğinde, çok zor bir ilişki bu. Düşüncenin eylemle buluşması. Gerçek değişim bu tür çalışmalardan gelecek. Her zamanki 'hep aynı şey, bir araya gelmek zor' teslimiyetinden değil. Hayır. Değişim, eylem ile düşünce arasında daha güçlü bir ilişkinin arayışından gelecek. Eğer fiziksel ve şiddetli bir mücadele istemiyorsak, fikirlerimiz için ve bu fikirleri... fiziksel olarak savunmanın yolları için mücadeleye devam etmeliyiz."
Barikat. Paris Komünü için kurulacak son barikatlara yürürken, film kendini de o barikatlardan birine dönüştürüyor. Düşünce bir omuz, eylem diğeri.
"Kendinizi daha yapısal bir biçimde örgütlemeye vaktiniz oldu mu?"
Dur. Bir soru daha.
“Ne kadar ileri gitmeye hazırsınız?”

Kin. Bize dünyaya başka bakma fırsatı verebilir. Film, 11. Bölge halkının başkaldırdıkları dünyaya karşı duydukları kinin portresini çiziyor. Kamera ve mikrofonun ulaştığı her köşede kinin başka tezahürlerine tanıklık ediyoruz. Bu Paris Komünü’nün bir başka alametifarikası. İnsan zihnindeki birçok duvarı yıkan, tarihe farklı bir gözle bakmayı zorunda kılan bir kin. Toprağın tarihini kimin hüküm sahibi olduğundan koparıyor; kimin sömürüldüğüne, kime zulmedildiğine teslim ediyor.
“Aşırı mı? Onların bu tutumu, yüzyıllar boyunca bizi aç bırakmak, aşırı değil mi?”
Sahi ne aşırı olan? Zulmü sürdürmek adına kanunlar yapmak, ordular kurmak, sistemler inşa etmek; aşırı değil mi bunlar? Bizimle kalacak çok soru var. Bir soru da kendime soracağım.
Sorduğun sorulara cevap verebiliyor musun?

Versay TV. Sermaye. Hollywood. “ABD’nin bir numaralı ihracat sektörü havacılık, bilgisayar veya otomobil değil, eğlence endüstrisidir: filmler ve televizyon programları. Televizyon küresel bir varlık haline geldiğinden beri, 1980’den 1995’e kadar kişi başına düşen televizyon sayısı iki katına çıkmıştır. 1976’dan bu yana Hollywood’un yurtdışı gelirleri %30’dan %50’ye yükselmiştir. 1996 yılında, ABD film endüstrisi Avrupa pazarının %76'sını ve Latin Amerika pazarının %83'ünü elinde tutuyordu. ABD'de yabancı filmlerse pazarın %3'ünden azını oluşturmaktadır.” Watkins, bizi düşünmeye davet ediyor: sermaye medyasının “yabancı” seslere tıkadığı kulaklarını. 11. Bölge sokaklarında, bir Versay TV muhabiri var, yaka paça Paris ile tanıştırıyor halk onu.
GERÇEK HAKKINDA KONUŞ. GERÇEK.
KOMÜN HAKKINDA KONUŞMANA İZİN VERECEKLERİNİ Mİ SANIYORSUN? HALK HAKKINDA, YAŞAMLARI HAKKINDA… BİR YATAKTA BEŞ KİŞİ.

Thiers’in ordusu kapıda. Komün krizde. Kamu Esenliği Komitesi kuruldu. Muhabirlerimiz olay yerinde, sahte bir gülümseme, ödünç bir coşkuyla gelişmeleri aktarıyorlar. Gerard dayanamıyor, üç haftadır kayda değer bir bilgi alamamışlar. Komün’ün şeffaflığını kaybettiğini düşünüyor. Blanche’a göre, bu yalnız Gerard’ın fikri ve haberde yeri yok. “O halde, bundan böyle, fikirlerimizi belirteceğiz. Yoksa eve gidiyorum.” İstifasından önce ondan son duyduklarımız. Watkins’in medyaya yönelttiği bir soru daha:
Eğer doğrudan aktarım doğru yolsa, aktaracak bilgi edinemediğimizde ne yaparız?
Bu soruya cevap verebilirim. Uzaklara gitmeme gerek kalmayacak çünkü halihazırda bir medya üretimi içindeyim. Tarihi bir olayın çevirisinin çevirisini yapıyorum. Maksadım şu: Peter Watkins’in üzerinde durduğu konuları, onun gözünü ve dilini ödünç alarak irdelemek. Bunu yapmanın en iyi yolu olarak; parça parça filmin ayak izlerini takip etmeyi gördüm, şayet Watkins’in Komün’ü çevirirken yaptığı buydu. Sesimi gizlemiyorum, aksine her fırsatta bu Yolculuk’un üzerimdeki izlerini yazıma yansıtmayı hedefliyorum. Watkins; kimsenin sözünü sakınmadığı, düşüncelerini törpülemek zorunda kalmadığı bir dünya çizdi. Bunu sinemasını apaçık bir ifade alanına dönüştürerek yaptı. La Commune’ü çevirirken yaratmaya çalıştığım anlatının özünü bu oluşturuyor.
Her hafta kilisede toplanan bir tartışma grubu. Bu defa burjuva halkı canlandıran oyuncuların da katılımıyla toplanıyor. Oyuncu seçimlerinin canlandırılan insanların sosyal arka planlarına uygun biçimde gerçekleştirildiğini unutmayalım. Yıllar sonra güç tekrar halkın elinde. Tartışma. İnsanlar birbirine Komün’den ne öğrendiklerini, nasıl dersler çıkardıklarını anlatıyor. Bir otopsi. Tekrar tekrar dönülmesi gereken bir başka oturum. Barikatlar. Ve önünde toplanan Komünar kadınlar. Dinleyelim.
“Peter’la komünde yapmakta olduğumuz film hakkında konuşmak istiyorum. Bu epey yeni bir çalışma yolu. Başı sonu olan bir süreç. Komün hakkında ve devrimi konuşuyoruz. Filmin oyuncuları olarak, hep birlikte kendi demokrasimizi kurduk; süreç içinde ilerlemek adına başkalarına alan açtık ve kendimizinkini bulduk. Ve burada Komün’le bir paralellik görüyorum. Çünkü bence arzular çok güçlüyken demokratik olmak zor. İnsanlar bu denli büyük beklentilerleyken, topluluk olarak meselelerin derinine inmek zor oluyor. Film boyunca bir neşe hali bizi alıp götürdü. Ve bazen de hayal kırıklıkları bizi yerimize geri koydu. Tüm bunları muhteşem buluyorum.”
“Şunu eklemek isterim: kayıt tuşuna basılmadan hemen önce; burada erkeklerin bizimle olup olmayacağını oyladık ve ben onlarla aynı endişeleri taşımadığımızı düşündüğümden karşı oy verdim. Bazı erkekler bizi anlasa da bu aynı şey değil. Bu erkeklere karşı olmak değil, hiç değil, erkekleri beğeniyoruz. Ama bence seni doğrudan etkilemeyen bir konuda, başkaları için konuşmak güç. Ve zaman kadınların kendi için konuşmaya başlama zamanı. Artık temsil edilmeyi bırakıp, ‘olmaya’ başlayacağımız zaman. Kadınlar ve erkekler aynı değil. Ama aynı şeylere hakkımız var: saygı ve haysiyet. Bu noktaya gelmek ne güzel olurdu. 1999’dayız, Komün’ün yankılarıylayız çünkü hala aynı noktadayız. Haklarımızı paranın gücüyle takas ettik. Tabii değişim de oldu, artık kadınlar çalışıyor. Ama bence hala sömürülüyorlar, çünkü artık hem dışarıda hem içeride çalışıyorlar. Hala yaşlı kadınlar çocuklara bakıyor. Bu sorumlulukları paylaşanlar var elbet fakat henüz başardığımızı söyleyemeyiz. Hatta daha çok sömürülüyoruz, çünkü başardığımızı sanıyoruz. Bu daha da kötü yapıyor her şeyi. Çünkü biraz şeklimiz düzgün ve biraz konforumuz var. Eskiden her şey netti. Komün’de savaştılar çünkü gerçekten bitmişlerdi. Bizse o konforumuzla sarhoş haldeyiz.”

İstiyorum ki yıllar sonra Watkins Yolculuğumu unuttuğum ve bu yazıya döndüğümde; Watkins’i ve Komün’ü özel kılan her şeyi hatırlayabileyim. Buna zamanım olacak mı sizce? Yazıma filmden paragraflarca alıntı alırken bunu tekrar tekrar düşündüm. Okurun bunun için ayıracak zamanı var mı? Ben bir gün süresince başkalarını dinlemeye ne kadar vakit ayırıyorum? Watkins’in en çok dert edindiği konuların başında geliyor bu. “Ayın Karanlık Yüzü”nü nasıl bitirdiğini hatırlayalım: “Bu sefer zamanımız olacak!” Wolf Kino’ya teşekkür ediyor çünkü işlerinin makalesinde açıkladığı ‘medya krizi’yle ilişkisini kamusal bir tartışmaya açacaklar. Daha önce festivaller bu konudaki gönülsüzlüğünü “zaman yok” diyerek göstermiş. Kamusal bir tartışmaya duyulan endişe çağımızın birçok problemini özetler nitelikte.
Başkasının sesini duymaya ne kadar zaman ayırabilirsiniz?

Barikat. Barikat demiştik. Watkins, film boyunca düşünce ve eylem ikilemi üzerinde duruyor. La Commune, Monoform medyaya ve tüm despotlara karşı kurduğu bir barikattan başkası değil. Sona yaklaşıyoruz. Öyleyse. Haydi barikata.
-PARİS’TE NE OLUYOR BİLİYOR MUSUNUZ?
+1944’TE PARİS’İN KURTULUŞU İÇİN BARİKATLARDAYDIM. ÇOCUKLARIMIN ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN YİNE GİTMEYE HAZIRIM.
-BURADAN BİR ÇIKIŞ YOLU VAR MI?
+TABİİ. SAVAŞMAYA DEVAM EDECEĞİZ. KAZANACAĞIZ, O YÜZDEN BURADAYIZ. BUGÜN DE SAVAŞMAYA DEVAM ETMELİYİZ. KAR VE SERMAYE ÜZERİNE BİR DÜNYA KURDULAR, YETTİ ARTIK. DAYANAMIYORUZ.
-SİZ GİDER MİYDİNİZ?
+HAYIR. BUGÜN DE GİTMEM. HER ZAMAN AYNI: GÜZEL BİR ÖZGÜRLÜK FİKRİ, BİRİLERİNİN ÇIKARLARI İÇİN KULLANILIYOR. MERKEZ KOMİTE VE KOMÜN ARASINDAKİ KAVGA… BUGÜN DE AYNI.
+BUNUN ÖNEMİ YOK. ÖNEMLİ OLAN ÖZGÜR KALMAK İÇİN SAVAŞMAK. GELECEĞİMİZİ SEÇME, İSTEDİĞİMİZİ GERÇEKLEŞTİRME, HAREKETE GEÇME ÖZGÜRLÜĞÜ. AMA BU MÜMKÜN DEĞİL… SİSTEM BİZİ MANÜPİLE EDİYOR. BİZ DE EMİRLERİ YERİNE GETİRİYORUZ, ÜRÜNLERE DÖNÜŞÜYORUZ. ASLA İSYAN ETMEYEN ÜRÜNLERİZ.
+KAYBEDECEK BİR ŞEY YOK. İNSANLAR HİÇBİR ŞEYİ KALMADIĞINDA ÖLMEYE HAZIRDIRLAR. ÖZGÜRLÜK YA DA ÖLÜM. ‘ÖZGÜRLÜĞÜ GARANTİ EDECEK TEK GÜÇ’ BLANQUİ SÖYLEDİ BUNU. BEN EDEBİYAT ADAMIYIM, ROMANTİĞİM. BUGÜN NE YAPARDIM BİLMİYORUM. GÜÇ DEĞİŞTİ. ARTIK ATLANTİK’İN ÖTESİNDE. BAŞKA BİR SAVAŞ VAR. KÜLTÜREL VE EKONOMİK BİR SAVAŞ.
+HERKES KENDİ YOLLARIYLA BAŞKALDIRABİLİR, HER GÜN. İSYAN HALA MÜMKÜN. TÜM BU EKONOMİ VE DİĞER ŞEYLERE RAĞMEN.
+BİRBİRİMİZİ DİNLERSEK. BİRBİRİMİZE ALAN AÇARSAK. ÇOK ŞEY DEĞİŞİR.

Kamera dinliyor. Belgeliyor. Anlatıyor. Fakat bu Watkins için yeterli değil. “Kendi eleştirisini kendi vermek”, özellikle Amerikan Sineması tarafından çiğnenmiş bir unsur. Bunu dışardan gelecek eleştirilere kapısını kapatmak, iktidarını korumak için bir yol olarak gördüğünü söylemek yanlış olmaz. Watkins’in yapacağıysa bundan epey ötede. Benim için filmin en etkileyici anı, barikatlarda Komünarlar muhabirle tartışırken bir kadının silahını kameraya doğrultması. Tanığı olduğumuz sinemanın en değerli tarafı burada saklı: Sakinlerini silahlandırıyor ve bu silahın kendine doğrultulmasından en ufak bir endişe duymuyor. Hatta şunu söylemek de mümkün: Watkins sinemasının nihai amacının sağlanmasının tek yolu bu. Medya eleştirilmeli. Yeni savaş medyada. Düşünme biçimlerimizin mimarı ölmeden, dünyaya bakışımızı nasıl değiştirebiliriz? Hayatımızın her zerresine, sözümüzden bakışımıza, sinmiş medya otoritesini yıkmadan hangi otoriteye başkaldırabiliriz?

+TELEVİZYONUNUN ARKASINA SAKLANMIŞ, ÖLÜP GİTMEMİZİ İZLİYORSUN. TELEVİZYON KÖLELİKTİR. ÜLKEMİZDE BÜTÜN MEDYA DÖRT GRUBUN ELİNDE. RADYO DA ÖYLE, BASIN DA, TELEVİZYON DA. BU SANSÜR DEĞİL Mİ?
+BİZE KATILMALISIN. BIRAK MİKROFONUNU. BİZİMLE ÜTOPYALAR İÇİN SAVAŞ. HALA SAVUNACAK ŞEY VAR. HERKESE VER MİKROFONUNU.

Bu noktada dileğim yazımda herkesin sözüne yer açmak olurdu. Bunun yerine sizi filmin bu kısımlarını tekrar izlemeye, eğer izlemediyseniz filmi izlemeye çağırmakla yetineceğim. Hatta filmin tartışmaya açtığı tüm değerler hakkında sorguladığımızda dönebileceğimiz bir kaynak olduğunu söyleyebilirim. La Commune; 89, 48, 71, 68 patikasını yürürken tüm dünyanın özgürlük mücadelesine ışık tutan zamansız bir eser.
Kanlı Hafta. Thiers konuşuyor. Zaferi anlatıyor. Katledilen Komünarları. Fethedilen Paris’i. Kendi Halkından.

Blanche’ın dediği gibi ‘yaşananların sonunu bilerek’ izlemek çok zor. Komünarların barbarca öldürüldüğü bir sonun habercisi her anda bunu tekrar hatırlıyoruz. Bu yüzden isimleri ve ne yaptıkları sorulan Komünarları izlemek belki de filmin en zorlayıcı kısmı. Gururluyum. Kazanamayacaklar. Duyduğumuz son sözleri.
Failler. Eli ve dili kanlı failler. Burjuva kadınlar ve askerler, katliam hakkında konuşuyor. Kimi utanç ve pişmanlık dolu, kimiyse yaptığının arkasında. Siyah ekran, failleri ve katledilmeyen Komünarların karanlık geleceğini anlatıyor. Karanlık. Yaşadığımız dünyanın aydınlatmak zorunda olduğumuz karanlığı.

Son.
Sizce bu Komün’ün sonu mu?




Yorumlar