Invasion of the Body Snatchers, Pluribus ve Muhalif Olmanın İmkansızlığı
- Irmak Kutlu

- 21 Ara 2025
- 4 dakikada okunur
Bir gün uyanıp yanındaki kişinin artık kendisi olmadığını fark etmeye başlıyorsun. Aynı yüz, aynı beden yerinde; eksik olan tek şey duygu. İnsanın en temel korkularından biri olan, sevdiklerinin bir anda yabancılaşması ve tanıdık olanı tanıyamama hissinden doğan gerilimi bilim kurgu ile birleştiren Invasion of the Body Snatchers, aynı zamanda politik bir anlatı olarak da ayakları yere basan bir film.

Filmde, uyku sırasında uzaydan gelen tohum kapsülleri insan bedenlerinin birebir kopyalarını üretir; kopya tamamlandığında orijinal bedenler sessizce çöp kamyonlarıyla ortadan kaybolur. Geriye yalnızca işlevsel ama hissiz bir beden kalır: insanın kabuğu.
Don Siegel’ın yönettiği 1956 versiyon, komünizm korkusunun dorukta olduğu bir dönemde çekilmesi nedeniyle sıklıkla bu bağlamda okunmuş ve yorumlanmıştır. Uzaylıların ele geçirdiği “pod insanlar” duygusuz, tek tip ve aynı şeye hizmet eden figürlerdir. Bir tür ideolojik tehdidin beden bulmuş hali. Daha çok kültleşmiş olan Philip Kaufman imzalı 1978 versiyonu ise bu politik anlatıyı korur, ancak tonu daha karanlık ve umutsuz bir yere taşır.
Peki yarım asır sonra, komünist ütopyaların çöktüğü ve kapitalizmin doruklarında yaşandığı günümüz dünyasında Invasion of the Body Snatchers bize ne anlatıyor?
Acısız Bir Dünya
Filmi bugün izlerken ya da hatırlarken, uzaylı istilasından çok daha tanıdık bir korkuyla karşılaşıyorum. Pod’lar, sorunsuz, pürüzsüz, uyumlu bir hayatın ideal sakinleri gibi geliyor. Duyguların törpülendiği, farkların gereksizleştiği bir dünyada yaşıyoruz. Filmde pod olmak zorla gerçekleşmez; aksine, rahatlatıcıdır. Acı yoktur, kayıp yoktur, gerilim yoktur. Bugün kapitalizmin bize sunduğu vaade fazlasıyla benzer bir sakinlik. Burada filmde kendisini pod’a çevirmeye çalışan arkadaşına Matthew’ın verdiği cevaba dönüyoruz: ‘’Bu beni öldürmekten farksız olur.’’

Bu noktada Invasion of the Body Snatchers’ı tekil bir örnek gibi düşünmek zorlaşıyor. Çünkü anlattığı korku, yalnızca bu filme ait değil. Korku, toplumsal gerçekleri söylemek için en dürüst türlerden biri (Jordan Peele). Bu bağlamda örnek verebileceğim kapitalizmin ayak seslerini yansıtan iki örnek John Carpenter’ın They Live’i (1988) ve George A. Romero’nun Dawn of the Dead’i (1978)

They Live, reklamlar ve sloganlar aracılığıyla insanlara ne düşünmeleri ve ne tüketmeleri gerektiğini fısıldayan bir düzeni anlatır. Dawn of the Dead’de ise mekan olarak alışveriş merkezi, tüketimin bir refleks haline geldiği bu düzenin sembolü olur; zombiler bile hayattayken yaptıklarını sürdürür, dolaşır, tüketir, çıkamaz. Her iki filmde de korku insanları fark ettirmeden aynı davranışlara ve aynı arzulara yönlendiren kapitalist normallikten doğar.
Apple TV’nin bu yıl en çok izlenen ve en çok konuşulan işlerinden biri olan Pluribus (Vince Gilligan, 2025) da, tıpkı Invasion of the Body Snatchers gibi, merkezine üst bir kolektif aklı yerleştirerek benzer bir gerilim kuruyor. Dizi yer yer korku ve gerilim tonuna yaklaşsa da komedi ve farklı janralar arasında dolaşarak bu düzeni daha gündelik ve sıradan bir gerçeklik gibi sunuyor.

Body Snatchers’ın aksine burada dönüşüm zorla gerçekleşmez; Carol ve diğer hayatta kalanlardan pod insanların dönüşmelerinin gönüllü ve istekli bir tercih olması arzulanır. Yeni düzen, baskı yoluyla değil, memnuniyet ve rıza üzerinden işler. Halinden gerçekten memnun olmayan neredeyse tek karakter Carol’dur. Dizideki Stalin göndermesi ve kolektif işleyişler ilk bakışta bir komünizm eleştirisi gibi okunabilir; ancak bu yapı daha çok, “sen ne dersen haklısın, sen ne istersen üretilir” diyen, her fikri onaylayan ve öven bir yapay zeka mantığını çağrıştırıyor. Pluribus’un dünyasında kolektif akıl, Marksist bir eşitlik vaadiyle çalışıyor gibi görünürken; Carol’un bir yandan el üstünde tutulup öte yandan yalnızlaştırılması, kapitalizmin bireyi önce yücelten sonra sessizce aşağı bırakan düzenini hatırlatıyor. Böylece muhaliflik burada da bastırılmadan, yasaklanmadan; sistemin içinde izole edilerek etkisizleştiriliyor.

Bu örnekleri düşündüğümüzde, Invasion of the Body Snatchers’ın bugün neden hala bu kadar tanıdık gelmesi daha iyi anlaşılıyor. Buradaki korku, istilaya uğramak değil; istilaya gerek kalmaması. Herkesin aynı şeyleri tükettiği, aynı estetik kodlara uyduğu, aynı “iyi yaşam” fikrine inandırıldığı bir çağdayız. Zevk, kişisel bir deneyim olmaktan çıkıp bir performansa dönüşüyor. Labubu gibi figürlerin ve clean girl gibi estetik akımların bu kadar görünür hâle gelmesi, alternatif olanın nasıl hızla rahatsız edici ilan edildiğini gösteriyor. Filmdeki pod’ların “duygulardan arınmış bir yaşam daha iyi” fikri, bugün trendlerin ve normların sorgusuz sualsiz içselleştirilmesini hatırlatıyor. Bu tektipleşme yalnızca estetikle sınırlı değil; siyasal ve kültürel muhalefetin de giderek yalnızlaştığı bir zemini işaret ediyor. Aykırı olan susturulmuyor; görmezden geliniyor, marjinalleştiriliyor ya da “fazla” bulunuyor.

Filmin final sahnesine geldiğimizde insan olarak kalan kahramanımız düzende hayatta kalmanın bir yolunu bulmuştur: onlardan biri gibi davranmak. Matthew’ın San Francisco sokaklarında pod insanların içinde aynı duygusuzlukta gezdiğini görürüz ve numara yaptığını düşünürüz. Daha sonra arkadaşlarından birine rastlar, arkadaşı da dönüşmemiştir. Ve Matthew’ın bağırarak beden yiyicilere arkadaşını ifşalamasıyla film biter. Filmde “Matthew gerçekten dönüşmüş mü, yoksa hayatta kalmak için sistemin bir parçası mı olmuş?” sorusunun cevabını net olarak çıkaramayız, ama belki de bu ayrım artık anlamsızdır. Bugün hayatta kalmanın koşulu, çarkın bir dişlisi olmaksa; bağırmak, ifşa etmek ve uyum sağlamaksa; dönüşmemiş olmak ne kadar mümkündür?
Bu belirsizlik hissi, devam eden Pluribus’ta da kendini gösteriyor. Dizi, henüz tamamlanmamış olduğundan, kolektif aklın gerçekten bir kurtuluş mu yoksa yeni bir tahakküm biçimi mi olduğunu kesin bir cevaba bağlanmıyor. Yaklaşan sezon finaliyle birlikte bu düzenin sınırlarının daha netleşmesi bekleniyor. Ancak hem Pluribus hem de Invasion of the Body Snatchers’ın ortak sorusu şimdiden açık: Dönüşüm gönüllü hale geldiğinde, itiraz yalnızlaştığında ve uyum erdem olarak sunulduğunda, muhalif kalmak mümkün mü?
Bu anlatılar, kolektif olana değil; çatışmasız, pürüzsüz ve itirazsız bir birlik fikrine duyulan korkuyu açığa çıkarır. Invasion of the Body Snatchers’daki pod’lar da, Pluribus’taki üst akıl da, birlikte hareket etmenin değil; farkın silindiği bir uyumun temsilidir.

Matthew’ın film boyunca yaptığı şey, tek başına uyanık kalmaya çalışmaktır. Carol’un Pluribus’ta sürdürdüğü itiraz da benzer biçimde bireysel, yalnız ve sürekli törpülenmeye açıktır. İkisi de sistemin dışında kalmayı başarır; ama bu dışarısı, güvenli bir alan değildir. Invasion of the Body Snatchers ve Pluribus, muhalefetin tek başına kaldığında nasıl ya uyuma ya da sessizce kenara itilmeye zorlandığını gösterir. Pod’ların ya da üst aklın kazandığı an, dönüşümden çok kopuştur. Belki de mesele Matthew’ın dönüşüp dönüşmediği ya da Carol’un haklı olup olmadığı değildir; bu itirazların neden hep tek başına kaldığıdır. Yine de her iki anlatı da şunu fısıldar: fark hala mümkündür ve bir araya geldiğinde, en azından düzenin bu kadar sessiz işlemesini bozabilir.







Yorumlar