Gazze Şehrinde Uygulanan Nekropolitika ve Direnen Halkın Görünürlüğü: Write My Name
- Mete Yaran

- 3 gün önce
- 4 dakikada okunur
Katılımcılar; isimlerini, yaşlarını ve kol kola yaşadıkları yurt olarak Filistin’i söyledikten sonra her biri kendi gözlerinden Gazze şehrini tanımlamaya başlar. Belgesel bu girişle birlikte yaşamın acı dolu gerçekliğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermeye hazırdır.
Belgesel film, Gazze’de şiddeti her geçen gün artan soykırımın tanıklarda bıraktığı izlenimleri, gerçekleşmesini bekledikleri umutları ve sosyokültürel-ekonomik yıkımı işler. Şehrin merkezinden bir ses der ki: “Düşünsene, ne kadar zordur hayal kurup umut eden bir insanın sonunda sadece bir rakamdan ibaret olması”. Ardından devam eder; kulağımıza hatta kendimize yabancı gelmeyen o ses: “Bu yüzden sen de ismimi yaz, ölmeyeyim diye. Ve sonra hafızana kazı, davam yaşasın diye. Ben de sadece bir rakamdan ibaret olmadığımı hayal edeyim. Adımı hafızama kazı ki unutmayasın.”.
Bu bağlamda egemenliklerin iktidar biçimlerini sorgulamak, üstüne basmakta yarar vardır. Çünkü burada hissedilen değersizleşme, aslında kocaman çirkin bir iktidar mekanizmasının yol açtığı bir sonuçtur.
Nekropolitika (Ölüm Siyaseti)
“Egemenliğin nihai ifadesi, büyük ölçüde, kimin yaşayacağına ve kimin öleceğine karar verme gücünde ve yeteneğinde yatmaktadır. Achille Mbembe, “Necropolitics”, Public Culture, Cilt 15, Sayı 1, 2003.
Mbembe, Foucault’un Klasik Egemenlik ve Modern Biyopolitik İktidar tanımlarını reddetmez, aksine çerçevesini radikalleştirir. Foucault’un Klasik Egemenlik kavramını, egemenliğin, yaşam üzerinde dolaylı bir tasarruftan çok, öldürme ya da yaşamasına izin verme hakkı üzerinden kurulduğu iktidar biçimi olarak özet biçiminde tanımlanabilir[1]; Modern Biyopolitik İktidarını ise, iktidarın bireyleri değil, nüfusları hedef alarak yaşamı üretmek, düzenlemek ve optimize etmek üzere işlediği; ölümü ise yönetimin yan ürünü hâline getirdiği yönetimsellik formu[2] olarak ele alınabilir. Klasik Egemenlik “Öldürme Hakkı” tanımını, tarih içerisinde var olmuş mutlak monarşiler ve krallıklarda gözlemleyebiliriz. Robert-François Damiens’in İnfazı (1757), Foucault’un Hapishanenin Doğuşu kitabında başladığı bu olay; klasik egemenliğin zirvesidir. Krala suikast girişiminde bulunan Damiens, halkın gözü önünde işkenceyle parçalanarak öldürülür. Bu yargıdaki amaç; suçluyu ıslah etmek değil, kralın (egemenin) gücünün ne kadar mutlak olduğunu halkın gözüne kazıyarak göstermesidir. İktidar "görünürdür" ve ölümle var olur. Modern Biyopolitikasında ise artık mesele "öldürmek" değil, toplumun sağlığını, üremesini ve verimliliğini sistem dahilinde "yönetmektir." Modern devlet, nüfusu bir "tür" olarak ele alır. Bu bağlamda Öjenik Hareketler ve Zorunlu Kısırlaştırma: Nazi Almanyası'ndan önce ABD (Indiana örneği) ve İsveç gibi ülkelerde "toplumun genetik kalitesini korumak" adına binlerce insan (engelli bireyler, "suça meyilli" görülenler) zorla kısırlaştırılmıştır. Devlet, toplumun yaşamını iyileştirmek adına kimin üremesine ve üretmesine karar verici organ olur. İktidar sürdürülebilirlik iddiasıyla bedene müdahale eder. Bu durum modern devletin nüfusu bir “tür” olarak ele almasıyla yönettiğini doğrular.
Mbembe ise bu iki iktidar biçiminin modern dünyada birbirini dışlayan tarihsel dönemeçler olarak değil, iç içe geçen, belirli bağlamlarda yeniden yoğunlaşan yönetim mantıkları olarak işlendiğini öne sürer.
Ona göre sömürgecilik; askeri işgaller, ırkçı rejimler ve kalıcı istisna hallerinde modern iktidar (Hukukun askıya alınmasının değil, askıya alınmışlığın normalleştirildiği siyasal düzen), biyopolitikanın yaşamı düzenleyen tekniklerini terk etmez; tam tersi bunları, klasik egemenliğin doğrudan öldürme yetkisiyle eklemleyerek ölümün sistematik şekilde üretildiği “nekropolitik” rejimler kurar. Bu çerçevede egemenlik, artık yalnızca yaşamı optimize eden bir yönetimsellikten çıkar; kimlerin öldürülebilir, yas tutulmaya değer veya “yaşayan ölüler” olarak var olmaya mahkûm edileceğini belirleyen bir ayıklama sistematiği hâline gelir. Gazze örneği dahil olmak üzere birçok soykırım vakasında, insanların isimlerinden arındırılarak istatistiksel bir veriye dönüştürülmesi, onların "feda edilebilir yaşamlar" olarak tanımlanmasıyla ilişkilidir. Ancak nekropolitikanın girdiği devrede uygulanan eylemler bununla sınırlı kalmaz; iktidarları doğrudan fail olmaktan çıkaran bir zemin kurar. Çünkü bu çerçevede devletlerin ya da iktidarların oynadıkları rol, doğrudan öldürme ediniminden ziyade kimin yaşayacağına, kimin öleceğine ve hangi hayatların daha değerli ya da değersiz olacağına karar veren bir ayıklama mekanizma olması ile ilgilidir[3].
Bunların yanında Mbembe; köleliği, Filistin’in işgalini intihar bombacılarını öne sürerek, nekropolitikanın farklı etkilerine ve sonuçlarına da dikkat çekmektedir[4].
Gazze örneğine odaklandığımızda nekropolitikayı doğuran, kabul ettiren durumun Siyonizm olduğunu açmak ve temellendirmek gerekir. İsrail’in çabaladığı dini ve kültürel üstyapı, hükümet ve basın tarafından “haklı, kabul görmüş” bir araç hâline getirilir. (Yazının din temelli tarafını; kurbansallaştırma (victimize) ile Agamben’in Homo Sacer: “Egemen Güç ve Çıplak Yaşam” kaynaklarından da incelemek ve tartışmak elzem görünebilir. Ancak yazının bu tarafını başka bir metinde etraflıca araştırıp değerlendirmek daha uygun bir karar olur sanıyorum).
Elbette yıllardan beri gelen Gazze’ye karşı tüm yaptırımlar - ambargolar, zorunlu göç, kara ve deniz ablukası- katının temelinde emperyalizmin oluşturduğunu söylemeden geçmemek gerekir.
Şimdi tekrardan sorgulamayı deneyelim; güç iktidarlarının politikaları yanında unutmak veya hatırlamamak hâlini. Hayatın devamlı koşturmacası, zihnimizi bulanıklaştırdığımız içerikler, farkında ama eylemden yoksun bedenlerimiz, sömürü sisteminde ortaklaşan dev bir endüstri…Belgeselden ayrıldıktan sonra nasıl bir aksiyon almalıyız, alabiliriz? Festivalden bittikten sonra üzerine düşündüğüm, ama çıkar bir yol bulmakta zorlandığım sorulardan birisi oldu, olmaya da devam ediyor.
“Pasaportumdaki rengimi emen gölgelerde
beni tanımadılar.
Yaram, onlar için
fotoğraf toplamayı seven bir gezginin sergisiydi.
Beni tanımadılar…ah,
Avcumu güneşsiz bırakma.
Çünkü ağaçlar beni tanır,
yağmurun bütün şarkıları tanır beni.
Beni ay gibi solgun bırakma!
Avcumu uzak havalimanının
kapısına takip eden
bütün kuşlar,
bütün buğday tarlaları,
bütün hapishaneler,
bütün beyaz mezarlar,
bütün sınırlar,
sallanan bütün mendiller,
bütün gözler
benimleydi.
lakin onlar hepsini pasaporttan düşürdüler !
İsimden çıplak,
aidiyetten çıplak?
Ellerle yetiştirdiğim toprak ile?
Bugün Eyüp,
göğü doldurarak haykırdı:
“Beni iki kez ibret kılmayın!”
Efendilerim, peygamber efendilerim
Ağaçlara isimlerini sormayın,
vadilere annelerini sormayın
alnımdan ışığın kılıcı yarılır
Ellerimden nehrin suyu fışkırır
Bütün insanların kalpleri benim milliyetimdir.
Öyleyse, pasaportumu üstümden düşürün!”
Mahmud Derviş- Pasaport (Cevaz es-Sefer)
Çeviren: Abdulelah Albaalbakı
Kaynak:
[1] Foucault, M. (2003). “Society must be defended”: Lectures at the Collège de France, 1975–1976 (D. Macey, Trans.). New York, NY: Picador.
[2] Foucault, M. (1978). The history of sexuality: Volume I. An introduction (R. Hurley, Trans.). New York, NY: Pantheon Books. (Original work published 1976)
[3] Mbembe, A. (2003). Necropolitics. Public Culture, 15(1), 11–40. https://doi.org/10.1215/08992363-15-1-11
[4] Mbembe, A. (2019). Necropolitics. Durham, NC: Duke University Press.







Yorumlar