Euphonium ve Silahlarla Bir Albay’ı Hatırlamak: Colonel’s Song
- Murat Mert Atmaca

- 3 gün önce
- 4 dakikada okunur
1921, Horasan. Bir albay ve bir şarkı. Festivalin İstanbul programının açılışı filmi Colonel's Song, sanatın silahlarla kesiştiği bir tarihe ışık tutuyor.
Jandarma karargâhının avlusunda; euphonium çalan bir müzisyeni, etrafındaki askerleri ve müziğe kendini teslim etmiş bir albayı görüyoruz. Bir cenaze, müzik taburu askeri. Filmin ilk sahnesi bize nerede, ne zaman, nasıl olduğumuza dair çok şey söylüyor. Öncelikle enstrüman seçimi hakkında konuşmak gerek: Askerî bandolardaki trompet ve trombonun çığırtkan varlığının yanında daha içine kapanık, hüzünlü bir üflemelidir euphonium. Yürüyüş müziğinden çok anma, yas gibi merasimlerde duyulur. Zafer değil, bir tür bekleyişin hatta kaybedişin sesidir. Tarihsel bağlamda Doğu'ya yolculuğuna baktığımızda ortak bir payda görürüz: Osmanlı topraklarına 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, İran'a ise 20. yüzyılın ilk çeyreğinde girmiştir. İkisi de ürkek bir modernleşmeye, dönüşüme ve kayıplara sahne olmuş dönemlerdir. Bu kavramların altını çizme sebebim Albay'ın varoluşunu da fevkalade tanımlamaları.

Bir asker yanına yanaşıp bu gece teslim olurlarsa Şah'ın onları affedeceği söylentisinden bahsediyor. Albay, yaşamak mı istiyorsun, diye soruyor askere. Askerin tavrı ortada, ölene kadar yanındayım, diye cevap veriyor. Bir tür direnişin önderi olduğunu anlıyoruz.
Bu sırada hemşire, avluya bir avuç kömür bırakıyor ve müzisyenle göz göze geliyor. Bir sonraki sahnede hemşireyi müzisyenin koğuşunda ona hap getirirken görüyoruz. Tertipledikleri bir oyun var. Ertesi sabah hemşire, Albay'a müzisyenin veba belirtileri gösterdiğini söylüyor. Albay, müzisyenin elini tutuyor ve şarkının üçüncü ve dördüncü dizelerini yanlış çaldığını söylüyor. Ardından iki âşık kaçmaya yeltenirken, müzisyenin elindeki kömür yağmur suyuna karışıyor. Müzisyen, savaşta en ön safa geçip askeri marşı çalmakla cezalandırılıyor. Bu sahnede Albay'ın korkuya dair söyledikleri çok değerli.
“Ne bir kurşun yarası, ne bir kılıç yarığı, ne hastalık, ne veba, ne de kolera... Hiçbiri bir adamı yenemez. Bir adamı öldürebilecek tek şey korkudur.”

Filmin görsel ve işitsel dünyasındaki korku estetiği bana The Lighthouse gibi modern folk-horror yapımlarını hatırlattı. Bunun yanında anlatısının merkezine de korku mefhumunu yerleştirmesi, seyircisine değerli bir düşünme alanı açıyor: yıkım ve yaratıma duyulan korku.
Filmi ilk izlediğimde, aklımda kısaca şöyle tanımlamıştım: Militarist bir ortamda, pasifist bir sanatçının tamamladığı varoluş yolculuğu. Şimdi baktığımda bu yorumu epey sığ, filmi aşina olduğumuz dar kalıplardan birine sığdırma çabası olarak görüyorum. Film bu anlatıdan öte İran’ın geçtiğimiz yüzyıldaki siyasi sancılarına dair bir anıt misyonu üstlenmiş gibi. Bunun yanında bir askeri mit olarak Albay’ı, halk hikâyelerinin aşık ozanıyla karşı karşıya getirerek; Doğu’nun hikaye anlatıcılığına anakronik bir bakış sergiliyor.

Müzisyenin aldığı ölüm cezasından sonra, hemşire suçunu itiraf eder ve Albay’ın emriyle yaka paça götürülür. Düşen ayakkabının teki, bir sonraki sahnenin anahtarı olacaktır. Albay, müzisyenin koğuşuna gelir ve ayakkabıyı uzatır; onun geri döneceğini mi sanıyorsun, diye sorar. Ardından müzisyenin önüne bir tas çorba koyar ve konuşmaya başlar; yaralarını saran birine âşık olman gerektiğini ve kendisinin uzun zamandır yaraları olmadığını söyler. Gitmek hakkında konuşur, ifadesiz bir yüzle hepsinin gideceğini, buna az bir zaman kaldığını hatırlatır. O gece gerçekleşecek çatışmada tek bir eksik vardır Albay için: Üç ve dördüncü dizelerin düzgün çalınması.
Son prova sırasında, müzisyen durur ve “İsmim Tahir. İsimlerimizi bile bilmiyorsun.” der. Albay yanıtlar: “İsimler yalnız mezar taşlarında işe yarar.” Albay’dan yazı boyunca ismini anmadan bahsetmemin sebebi, bunun üzerinden güçlü bir anlatı kurulması. İlk ismi öğrenmemizle birlikte bir aktarımın başladığını iddia edebilirim, bu aktarım bir mezar taşında tamamlanacak.

Gitme vakti geliyor. Bir davaya adanmış askerler ölüme yürümek üzere. Boş bir silah kılıfı onları durduruyor. Tahir, silahı Albay’a doğrultmuş. Merminin göğsüme isabet etmesini istiyorum diyor, çünkü son anında hatırlayacağı biri var. Albay, alnını işaret ediyor, vur emri veriyor. Ne çalmaya, ne kaçmaya cesaret edebilen Tahir silahı yere atıyor. Albay için ölümün kimden geldiği önemsiz. Hatta Tahir’den gelmesini yeğler gibi. Çünkü bahsettiğim aktarım tam olarak bu noktada kendini gösteriyor. Albay; Tahir’i sanatında ve şahsında eksik olanı tamamlamaya zorluyor: cesaret, yaratma ve yıkma cesareti.

Albay’ın kim olduğundan bahsederken müzikle ilişkisine de değineceğim. Filmin müzikle ilişkisini, bir tarihi şahsiyetin ülkesine ve halkına dair ideallerinin karşılığı olarak tanımlayabilirim.
Albay'ın son dileği ise şöyle: “...Öyle bir çal ki vurulduğumuzu fark etmeyelim.”

Yağmur, yanan bir karakol, son nefeslerinde askerler... Tahir çalıyor, başka bir boyutta, başka bir dünyada âdeta. Gözlerini açtığında yanında kimse yok. Tamamlanmış bir marş ve bir sanatçı var. Yitip giden bir rüyanın ardından, âşıklar, sadece onlar hayatta. Albay, Tahir’in omuzlarında, ismi mezar taşında.
Albay Muhammed Taki Han Pesyan.
Yarım kalmış bir dönemde doğan, yarım kalmış bir tarihî figür Pesyan. İlk gençliği; Kaçar Hanedanı'nın diğer imparatorluklarla eş zamanlı çözündüğü bir dönemde, bir devrin kalıntıları ve yabancı müdahalelerle dönüşüm çırpınışları eşliğinde geçiyor. I. Dünya Savaşı sırasında Almanya'da; gördüğü teknik tedrisatın yanında Batı müziğiyle ilgileniyor, keman çalıyor, şiir yazıyor. Askeriye dışındaki bu uğraşı ve karakterine sirayet eden estetik hassasiyetler, filme, diğer işlerde göremediğimiz bir katman açıyor.

1920'de İran'a döndüğünde Horasan'a atanan Pesyan; bölgenin çok uluslu, merkezi otoriteden uzak durumundan faydalanıp, milliyetçi köklerden beslenen reformist bir düzen kurmaya çalışıyor. Bu süreçte saraya olduğu kadar yerel aşiretlere de mesafeli olan Albay, zaman içinde yalnızlaşıyor. Bununla birlikte, doğrudan karşıtlık içine girdiği Ahmet Qawam'ın başbakan olması trajik ölümünü hazırlıyor. Qawam'ın karşıtlığı, Pesyan'ı tanımak için oldukça mühim. İngiltere ve Rusya'yla diplomatik ilişkilere giren, Kaçkar Hanedanı'ndan, daha önce de İmparatorluk içinde bürokratik tecrübesi olan biri. Muhammed Pesyan'ın döneminde temsil ettiği tüm ideallerin anti-tezi gibi.

Film, Pesyan'ın portresini çizerken onu nerdeyse tüm siyasî ve askerî eylemlerinden azade kılıyor. Bunu eleştirmek bir noktada yersiz olsa da değinmeden bitirmek istemedim. Çünkü bu tür âdeta bir mite dönüşmüş şahsiyetlerin beyazperdedeki varlıkları; göz açıp kapayana dek kahraman anlatılarına dönüşebiliyor, nitekim filmde de öyle. Bu durumu İran'ın günümüzdeki sosyopolitik ortamına bakarak, doğal bir eğilim olarak görmeden edemiyorum. Ayrıca bir askerî figürü, doğrudan sanatla ilişkisi ve yüzyıl içinde sembolleşecek ölümüyle ele almanın tartışmalı yönleri olduğu kadar ilgi çekici bir tarafı olduğunu da kabul etmek gerek.
Tüm bunlarla birlikte Colonel's Song, festivale oldukça heyecan verici bir başlangıç. İzledikten günler sonra da, anımsadıkça bendeki yeri büyüyor. Bu bağlamda filmin kendini gerçekleştirdiğini söyleyebilirim. Çünkü filmi anımsamak, zamanla Albay'ı anımsamaya dönüştü. Bu yüzden son olarak, okların sinemanın bizzat kendisine dönmesi gerektiğini düşünüyorum.
35mm, 24 kare; hatırlamayı, tarih yapraklarının durağanlığından, insan zihninin durmaksızın yeniden üreten devinimine taşır.
Albay'ın şarkısı, euphoniumdan kameraya, oradan bu yazıya çalınır durulur.







Yorumlar