Eski Dünya Mitleri Yeni Dünyayı Yutarken: Korktuğun Kişiye Dönüşmek- Martin (1977)
- Ahmet Arda Gençkurt

- 12 Mar
- 5 dakikada okunur
George A. Romero, hepimizin günümüzde bildiği “Zombi” mitini modern şekilde inşaa ederken başka kültürleri de yeniden yorumlamaktan geri kalmadı. Usta yönetmenin kendi filmografisinde değerini bulamayan bir inci olan hatta “favori filmim” olarak öne çıkardığı Martin sinema tarihinin en kanlı ve en sade vampir ironisini konu alır.
Martin’de vampirler yarasa formuna geçmez ve şatolarda yaşamazlar. Büyü yoktur. Kurbanlarını jilet ve şırıngayla uyuştururlar. Martin klasik bir Nosferatu değildir. Sivri dişleri yoktur, sarımsaktan korkmaz, aynada yansıması görünür. Romero, vampir mitlerinin vazgeçilmez öğelerini kendi kamerasında kullanmaz. Yalın ve gerçek bir dünya vardır, modern dünyanın yalnızlaştırdığı insan yaşamına odaklanır. Ana karakterimiz Martin, içindeki dürtülerden ve toplumun onu ittiği yalnızlıktan korkmaktadır. Kendini bir "canavar" olarak görmekten ziyade, hastalıklı bir bağımlılığın kurbanı olarak konumlandırır. Ancak çevresi, onun bu modern ve psikolojik hastalığını kabul etmeye hazır değildir.

Klasik Nosferatu imgesinin yıkılışı: Zihinlerdeki o pelerinli ve sivri dişli gotik fanteziler, Romero'nun "Büyü yok" diyen soğuk gerçekliğiyle kanlı bir tezat oluşturuyor.
“Canavarlarla savaşan kişi, bu süreçte kendisinin de bir canavara dönüşmemesine dikkat etmelidir. Ve eğer uzun süre bir uçuruma bakarsan, uçurum da senin içine bakar.” -Friedrich Nietzsche
Nietzsche’nin bu meşhur aforizması, sinema tarihinde pek çok karaktere giydirilmiş bir lanet gibidir. Romero’nun Martin’inde de benzer bir psikolojik çöküş izleriz. Ancak Romero, bu dönüşümü çok daha kişisel, çok daha klostrofobik bir çerçevenin içine hapseder. Martin, içindeki uçurumla savaşırken sessizleşir; onu izleyen ve yargılayanlar ise o uçurumun karanlığına bizzat atlarlar. Martin'in yalnızlığı ve içindeki dürtüleri bir hastalık, modern dünyanın yarattığı bir yabancılaşma sendromudur. Ancak çevresi, onun bu modern ve psikolojik hastalığını kabul etmeye hazır değildir. İnsan, anlamlandıramadığı ve tedavi edemediği şeyden korkar. Ve bu korkuyu yenmenin en ilkel yolu; ona mistik, şeytani bir kılıf giydirmektir.
İşte tam bu noktada, o acımasız ve rasyonellikten uzak "çevre"nin en somut, en tehlikeli hali olarak yaşlı kuzen Tateh Cuda karşımıza çıkar. Cuda, Eski Dünya’nın batıl inançlarına, Katolik dogmalarına ve nesilden nesile aktarılan vampir mitlerine körü körüne bağlıdır. Martin’in kan içme dürtüsünü psikolojik bir buhran, bir şefkat eksikliği veya klinik bir bağımlılık olarak okumayı reddeder. Onun gözünde Martin, ailelerine musallat olmuş şeytani bir lanetin, yüzyıllık bir günahın ete kemiğe bürünmüş halidir.

Modern dünyanın isimsiz hayaleti... Martin, etten kemikten bir vampirden ziyade, toplumun görmezden geldiği travmaların duvardaki karanlık gölgesini andırıyor.
Evi sarımsaklarla, devasa haçlarla ve çanlarla donatan Cuda için Martin, bedeli ne olursa olsun yok edilmesi gereken o klasik "canavar"dır. Ancak filmin asıl dehşeti, Cuda'nın inançlarının kibrinde saklıdır. Kötülükle savaştığını zanneden bu bağnaz adam, ahlaki üstünlüğünü kanıtlamak ve kendi varoluşunu bir "kurtarıcı" olarak meşrulaştırmak adına, sorunlu bir gence zorla bu canavar kimliğini giydirmeye çalışır. Cuda, Martin'den ve onun temsil ettiği günahkar doğadan ölesiye korkmaktadır. Ne var ki bu korku onu korumak yerine, onu yavaş yavaş ele geçiren bir zehre dönüşür. Zira birine sürekli canavar muamelesi yapmak, en nihayetinde o canavarla aranızdaki çizgiyi flulaştırmaya başlar. Carl Jung’un "Gölge" arketipinde bahsettiği gibi; reddettiğimiz, iğrendiğimiz ve şiddetle bastırdığımız karanlık yönlerimiz, biz onları dışarıda bir düşman (Martin) olarak konumlandırdığımızda aslında bizi içten içe ele geçirir.

“Büyü yoktur. Büyü sadece filmlerde ve kitaplarda olur.” – Martin
Romero, bu korku ve dönüşüm temasını işlerken mekanı da bir karakter gibi kullanır. Film, Pennsylvania’nın çökmekte olan, paslanmış sanayi kasabası Braddock'ta geçer. Burası, Gotik edebiyatın sisli şatolarına, Transilvanya'nın gösterişli malikanelerine hiç benzemez. Braddock; fabrikaların kapandığı, insanların işsizlikle ve umutsuzlukla boğuştuğu, ekonomik bir "vampirizmin" tüm şehri kanını emerek kuruttuğu gerçek bir modern zaman mezarlığıdır.
Martin, bu gri ve çürüyen sokaklarda dolaşırken, aslında toplumun kendi yarattığı bir hayalet gibidir. Gece yarısı radyodaki bir sohbet programını arayıp kendisine "Kont" diyerek yalnızlığını ve hastalığını anlatmaya çalışması, modern insanın çaresiz bir çığlığıdır. O, anlaşılmak ister. Oysa Cuda, onu dinlemek yerine duvarlara haç asmayı tercih eder. Çünkü Cuda için dinlemek, anlamak demektir; anlamak ise korktuğu şeyin aslında doğaüstü bir iblis
değil, yardıma muhtaç bir insan olduğunu kabul etmektir. Ve bir fanatiğin en büyük korkusu, inandığı canavarların gerçek olmamasıdır. Eğer Martin sadece hasta bir çocuksa, Cuda'nın haçları, sarımsakları ve "kutsal avcı" rolü bir hiçtir. Cuda'nın kendi efsanesini yaşatabilmesi için, Martin'in bir canavar olması şarttır.
Yazımızın ana konsepti olan "korktuğun kişiye dönüşme" olgusu, filmdeki cinayet yöntemlerinin tezatlığında usulca filizlenir. Martin'in kurbanlarına yaklaşımı son derece steril, soğuk ve mekaniktir. Onları uyuşturucu dolu bir şırıngayla uyutur, jiletle keser ve kanlarını içer. İşini bitirdikten sonra cesetleri temizler, izleri yok etmeye çalışır. Bu vahşidir, evet, ancak. içinde bir tür tıbbi zorunluluk, hastalıklı bir rasyonalite barındırır. Öte yandan, kendini iyiliğin
ve inancın kılıcı olarak gören Tateh Cuda’nın şiddet potansiyeli çok daha ilkel ve sarsıcıdır.
Cuda, kafasında yarattığı o fantastik dünyada, ancak kanlı ve ritüelistik bir cinayetle huzura ereceğine inanır. Korktuğu canavarı yok etmek için, en az o canavar kadar (hatta ondan daha fazla) kana susamış hale gelmesi gerektiğinin farkında değildir. Bütün bu psikolojik birikim ve inanç çatışması, filmin o unutulmaz finalinde kanlı bir ironiyle patlak verir. Evdeki kiracı Bayan Santini küvette bileklerini keserek intihar ettiğinde, bu olay "Korktuğun şeye
dönüşme" konseptinin zirve noktasıdır. Cuda, banyodaki kanlar içindeki bedeni gördüğünde polise haber vermek veya gerçeği anlamaya çalışmak (intihar notunu bulmak gibi) yerine, yıllardır içinde besleyip büyüttüğü o fanatik hükmü anında verir: Bunu vampir yaptı. Cuda'nın dogmatik inançları o kadar güçlü, kendi haklılığına olan inancı o kadar kör edicidir ki, son derece rasyonel ve insani bir trajedi (intihar), onun gözünde anında doğaüstü bir cinayete dönüşür. Kafasındaki kurgu, gerçekliğin önüne geçmiştir.

İroninin kanla yazıldığı an: Bayan Santini'nin trajik intiharı, Tateh Cuda'nın içindeki asıl canavarı serbest bırakması için beklediği o "kutsal" bahaneye dönüşür.
Elinde tahta bir kazık ve çekiçle Martin'in odasına yöneldiğinde, Romero'nun kamerası bize kimin gerçek canavar olduğunu sessizce fısıldar. Martin yatağında, bir bebek gibi savunmasız ve masum bir şekilde uyumaktadır. Gerçek veya efsanevi bir canavar imajından tamamen uzaktır. Cuda ise elinde cinayet aletiyle tepesinde dikilen, gözü dönmüş, karanlık ve tekinsiz bir figürdür. Çekiç inip tahta kazık Martin'in kalbine saplandığında, Romero bize vampir filmlerinin o klasik "kurtuluş" hissini vermez; aksine midemize koca bir yumruk oturtur. İşin trajik ironisi şudur: Cuda, evindeki şeytanı yok ettiğini sanarak zafer kazanmış gibi hissederken, seyirci korkunç gerçeği bilir. Cuda, intihar etmiş bir kadının ölümünü bahane ederek, yatağında uyuyan savunmasız bir genci vahşice katletmiştir. Dini ritüelleri, kazığı ve haçı; onu bir kahraman yapmamış; sadece soğukkanlı bir cinayetin süslü kılıfı olmuştur. O,
saplantılı bir şekilde korktuğu ve engellemeye çalıştığı o "acımasız katil"in ta kendisine dönüşmüştür.

Gotik şatoların yerini alan sanayi cehennemi. Romero, çökmekte olan Braddock kasabasını adeta şehri içten içe kurutan ekonomik bir vampirizmin simgesi olarak kullanıyor.
George A. Romero, Martin ile bize vampirlerin dışarıda, karanlık sokaklarda veya terk edilmiş şatolarda değil, zihnimizin en bağnaz köşelerinde saklandığını gösterir. Birini ya da bir şeyi "öteki", "canavar" veya "şeytan" olarak etiketlemek, en nihayetinde o etiketi kendi alnımıza kanla yazmakla sonuçlanır. Film bittiğinde geriye büyü kalmaz, efsaneler kalmaz. Sadece kendi korkularının esiri olmuş, ahlaki üstünlük taslarken ellerini masum (en azından o suç için masum) bir kanla yıkamış ihtiyar bir adam kalır. Tateh Cuda, kan emici bir şeytanı avladığını düşünerek aynaya baktığında, artık sadece kendi bağnazlığının yarattığı katili görecektir. Çünkü en büyük lanet, karanlıktaki canavar tarafından ısırılmak değil; o karanlığın içine bakarken canavarın ta kendisine dönüştüğünü fark edememektir.




Yorumlar