top of page

Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni: Sinemayı Ne Kadar Sevebiliriz?

  • Yazarın fotoğrafı: Cem Kamil Dede
    Cem Kamil Dede
  • 7 gün önce
  • 4 dakikada okunur

Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni benim için yalnızca bir film değil. İzlerken bana sinemayı sevmekle sinemaya kendini adamak arasındaki farkı gösteren, bu iki şeyin birbirine ne kadar uzak olabileceğini hissettiren bir deneyimdi. Filmin başında sorduğum soru çok basitti. Sinemaya gerçekten ne kadar dayanabilirim? Fakat film ilerledikçe soru çok daha keskin bir biçime dönüştü. Bir filmi tamamlamak uğruna kendimden neyi feda edebilirim? Bu soruların peşinden gitmek beni hem sinemaya hem de kendime karşı daha dürüst bir yere itti.


Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, Yavuz Turgul (1990)
Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, Yavuz Turgul (1990)

Bunun tetikleyici anı aslında filmin çok erken bir yerinde geliyor. Haşmet Asilkan’ın çevresine attığı küçük yalanlar, Müjde Ar’ın haberi bile olmayan bir projeye Müjde oynayacak diye yemin etmiş gibi davranması, sinemanın yapısal olarak yalana yaslanan tarafını hatırlatıyor. Bu küçük gibi duran ama aslında sektörün temel reflekslerinden biri olan yalan, filmin komedi üslubunun içinde neredeyse görünmez kılınmış halde duruyor. Fakat görünmez değil. Tam aksine sinema denen şeyin mayasında neyin bulunduğuna dair ilk sert yüzleşme.


Bu noktada filmde izleyiciyi etkileyen bir başka alt katman Yeşilçam’ın erkek merkezli güç düzeninin nasıl çalıştığını görmek oluyor. Haşmet’in film boyunca bir türlü kuramadığı otorite, sürekli birilerine boyun eğmesi, yapımcı karşısındaki ezilmişliği ve hatta kendi evindeki pasifliği, Yeşilçam’ın erkekliğini yücelten ama erkeğin kendisini de ezen yapısını gösteriyor. Dışarıdan erkek yönetmen figürü güçlü bir imaj gibi görünürken filmin içindeki erkeklik aslında son derece kırılgan, dağınık ve yönsüz. Bu filmde açıkça söylenmeyen ama sürekli hissedilen bir şey var. Yeşilçam’ın erkek egemen yapısı erkekleri bile tüketen bir mekanizmaydı. O güçlü erkek imgesinin altı boştu ve film bu boşluğu acı bir ironiyle gösteriyordu.


Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, Yavuz Turgul (1990)
Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, Yavuz Turgul (1990)

Haşmet Asilkan karakteri benim için bir yönetmen temsili değil bir sınavdı. Onun pasifliği, çekingenliği, insanlara sürekli yalan söylemesi, hayatındaki eksiklikleri sinema üzerinden kapatmaya çalışması ve filmin sonunda filmini tamamlamak uğruna her türlü riski göze alması sinemacının ne kadar kırılgan bir zeminde yürüdüğünü gösteriyor. Haşmet idealist yönetmen imgesinin çöküşü gibi dursa da ben o çöküşte kendi gölgemi gördüm. Çünkü onun takıntılı hali, yalana başvuran tarafı, ezikliği ve en sonunda kendini yakmaya hazır oluşu bana sinemanın aslında nasıl bir yer olduğunu hissettirdi. Sinema temiz bir yer değil. Sinema dürüst bir yer değil. Sinema çoğu zaman yalan söyleyerek ayakta kalınan bir yer.


Filmin bu yalancı doğayı gösterdiği yerlerden biri setin arka planında dolaşan figüranlarla kurduğu ilişkiydi. Bu insanların bir kısmı gerçek hayatta da Yeşilçam’da figüranlık yapan emekçiler. Yani Yavuz Turgul yalnızca bir fikri göstermiyor. O fikri gerçek figüranların kendi bedeninde gösteriyor. Haşmet’in onları oyalaması, onlara umut verip verememesi ve sizi oynatamam çünkü politik film çekiyorum gibi absürt bir cümleye sıkışmış olması Yeşilçam’ın sınıfsal yapısını çıplak bir şekilde hatırlatıyor. Bu insanlar yıllarca afişlerde hiç görünmeyen ama sistemin asıl yükünü taşıyan gölgelerdi. Film bu gölgeleri yeniden görünür yaparken izleyicinin sinemaya bakışımda da bir gedik açıyor.


Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, Yavuz Turgul (1990)
Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, Yavuz Turgul (1990)

Bu bağlamda film bir başka şeyi daha sezdiriyor. Yeşilçam’daki sınıf geçişsizliği. Yıllarca figüran olarak kalmış bu insanların kaderi asla değişmiyor çünkü sistem buna izin vermiyor. Haşmet’in onlara verdiği boş vaatler bile sınıfsal hiyerarşiyi güçlendiren bir işlev görüyor. Bu mekanizma izleyiciye şunu düşündürüyor: Sinema yalnızca sahnelerde değil perde arkasında da bir sınıf sistemine sahip. Üsttekiler aşağıdakilerin emeği, hayali ve umutsuzluğu üzerine yükseliyor. Ve bu yalnızca Yeşilçam’a özgü bir durum değil. Bugünün platform düzeninde, fon mekanizmalarında ve festival ekosistemlerinde de aynı yapı çok daha rafine biçimlerde devam ediyor.


Bu his bana en çok kendimi sorgulatan şey oldu. Çünkü ben sinemaya tutkuyla bağlı olduğuma, bir film uğruna her şeyi göze alabileceğime inanarak büyüdüm. Fakat Haşmet’i izlerken şunu fark ettim. Ben Haşmet Asilkan kadar sinemayı seviyor muyum? Bu ilk kez bir filmin bana ciddi biçimde sordurduğu bir soruydu. Haşmet çocuğunu, eşini, sağlığını, bütün parasını ve sonunda neredeyse canını bile sinemaya teslim etmeye hazırdı. Ben bunu yapabilir miydim? Sanırım hayır. Ya da belki de evet ama bunu düşünmek bile beni rahatsız etti. Çünkü Haşmet’in sinemaya adanmışlığının içinde bir tür kendini kandırma, bir tür çaresizlik ve bir tür yalan vardı. Ve o yalanların olağanlığı beni kendi tutkumu sorgulamaya itti.


Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, Yavuz Turgul (1990)
Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, Yavuz Turgul (1990)

Filmdeki en çarpıcı anlardan biri Haşmet’in yıllar önce unutulmuş bir starın evine gittiği bölümün yarattığı ruhtu. Oradaki atmosfer Yeşilçam’ın parlak vitrinlerinin ardındaki çürümenin sessiz bir yankısı gibiydi. Yönetmenin geçmişe dönüp bakınca gördüğü şey nostalji değil yalnızlıktı. Bu yalnızlık, sinemanın unutma mekanizmasının nasıl çalıştığını hatırlatıyor. Unutulan insanlar, unutulan emekler, unutulan hayatlar. Yani bu film nostaljiyi yüceltmek için değil hesap sormak için kullanıyordu.


Bu yüzden film yalnızca Yeşilçam mitolojisinin maskesini düşürmekle kalmadı. Benim kendi yönetmen mitimi de yerinden oynattı. Çok seversem ve çok istersem iyi bir film yaparım gibi çocukça bir inancım vardı. Bu film bu düşüncenin romantik bir yanılgı olduğunu hissettirdi bana. İstemek tek başına hiçbir şey değil. Asıl mesele o isteğin insanda neyi bozduğu, neyi dönüştürdüğü ve neyi yok ettiği. Eğer sinemayı ciddiye alıyorsan kaybettiğin şeylerin hesabını tutmak zorundasın. Bu film bana tam olarak bunu düşündürdü.


Öte yandan film yalnızca kişisel bir yüzleşme alanı açmıyor. Bugünün sinema atmosferini de daha net görmeyi sağlıyor. Festival politikaları, platformların belirlediği görünürlük rejimi, fon savaşları ve üretim baskısı. Bunların hepsi Haşmet’in temsil ettiği çarpıklığın bugün modern biçimleri. Doksanların Yeşilçam’ı gitmiş olabilir ama Haşmet hâlâ aramızda. Her yönetmen toplantısında, her fon başvurusunda, her bütçe krizinde başka yüzlerle karşımıza çıkıyor. Filmde hissedilen o çürüme bugün sektörün farklı köşelerinde hâlâ aynı biçimde duruyor. Dekor değişti ama yapı değişmedi.


Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, Yavuz Turgul (1990)
Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, Yavuz Turgul (1990)

Sonuç olarak bu film bana sinemayı sevdiren şeyin ne olduğunu değil sinemadan neden vazgeçemediğimi gösterdi. Haşmet’in delirme eşiğine yaklaştığı noktada kendi eşiğimi düşündüm. Sinemanın hem yalanlarla dolu bir yer olduğunu hem de buna rağmen çekmeye devam etme isteğinin ne kadar güçlü ve tehlikeli olduğunu hissettim. Bir film bazen yalnızca bir hikâye anlatmaz. Bazen insanın kendi tutkularına, kendi sınırlarına ve kendi yanılgılarına bakmasını sağlayan bir ayna olur. Beni bu film kendi tutkumun karanlık tarafına götürdü. Ve belki de bu yüzden Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni herkes için ayrı bir yere sahip olabilir ama benim için sinemayla aramdaki en dürüst aynalardan biri oldu.

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page