top of page

Üzerinde Oturduğumuz Sandalye Politiktir: Wim Wenders, Ekim

  • Yazarın fotoğrafı: Devrim Erdoğan
    Devrim Erdoğan
  • 22 Şub
  • 4 dakikada okunur

Jean-Luc Godard’ın başlıktaki sözünü alıntılayarak sinemanın politikliğine değinen Aki Kaurismaki, toplumsal hafızaya da bir atıfta bulunur: Oturduğunuz sandalyeyi kullanarak yere düşmemek. Kaurismaki için kısmen bile politik olmayan bir film yapmak mümkün değildir. Das Kapital’in vizöründen topluma bakmak, çöküşümüzü ve nasıl ayağa kalkacağımızı kayda almak esas olandır.


Sinemayı toplumdan ve toplumun problemlerinden ayrı düşünemeyen sinemaseverler, geçen hafta bir dostunu kaybetti. O isim Wim Wenders’ti. Bu kayıp fiziki bir kayıp olmasa bile birçoğumuz Wenders’i kötü anmaya başladı bile.


(76. Berlin Film Festivali’nin jüri başkanı Wim Wenders)
(76. Berlin Film Festivali’nin jüri başkanı Wim Wenders)

Berlin Film Festivali’nin bu yılki jüri başkanı olan Wim Wenders, İsrail’in Filistin soykırıma dair sorulan bir soruyu “sinema politikanın tam zıttıdır.” diyerek cevapladı. Ben de bu cevap karşısında şoke olanlar arasındaydım.

80 yaşındaki yönetmen devamında kullandığı ifadesinde “Sanatçılar siyasetten uzak kalmalı.” dedi. Wenders’in bu sözü “Sinemacılar sinemadan uzak kalmalı.” demek kadar abes.


Ülkemizde ve hatta dünyada milyonlarca insan siyasetten uzak kalmanın, apolitik olmanın gerekliliğinden bahsetmeye başladı. Siyaset, yalnızca siyasetçilerin yapması gereken kirli bir iş gibi görülmeye başladı. Bu görüşün sinemadaki yansımaları da artmakta. Varoluşsal sancılar, bireyci hikayeler sinemayı esir almışken toplumcu filmler bu birey odaklı filmlerin enkazı altında kalmış durumda. Bir çok kişi her geçen gün siyasetten uzak kalmanın ne kadar doğru ve makul bir duruş olduğundan söz ediyor ancak gerçek bunun tam zıttı.


Sinema, büyük görkemli kahramanlık hikayeleri ve kişisel buhranlar arasında sıkışmışken, insanlar kendilerini özne olarak görmeyi unutmuş ve dünyadaki egemen düşüncenin onları bir sağa bir sola savurmasına müsaade etmişken; bu yazıda geçmişin kırıntılarından bir film ve bir kitap önerisi ile karşılaşacaksınız. Bu kitap ve bu kitaptan esinlenerek yapılmış film, insanlığın özne konumuna geçip her şeyi değiştirmesinin ne kadar görkemli olduğunu tekrar hatırlatan iki eser. Bu iki eser, tam da bu güncel tartışmaya nitelikli bir cevap olabilecek türden.


İnsanı Özneleştirmek: Ekim Devrimi ve Sanat

Bu eserler, Ekim Devrimi sırasında Petrograd’da bulunan ve günbegün devrimin görkemini kaleme alan Amerikalı gazeteci John Reed’in “Dünyayı Sarsan On Gün” isimli kitabı ve o kitaptan esinlenerek hayata geçen “Ekim” isimli Sergei Eisenstein filmi.

(Ekim, Sergei Eisenstein, 1927)
(Ekim, Sergei Eisenstein, 1927)

Ekim Devrimi şüphesiz ki tarihin akışını değiştiren, çarkları hızlandıran bir milat. Tarihte ilk kez işçilerin ve ezilenlerin iktidara geçtiği günlerde orada bulunma şansına erişen John Reed, hiç unutulmayacak bir belge anlatıya imza atmıştır. Bu kitaptan yola çıkarak Ekim Devrimi’nin 10. yılında “Ekim”’i çeken Eisenstein, nesneden özneye dönüşen Rus halkını peliküle taşırken, çok ilginçtir ki filmde klasik anlamda bir özne kullanmamıştır. Özne topyekün olarak devrimi gerçekleştiren halktır. Devrimin lideri olan Lenin bile filme ağırlığını koyan karakter değildir.


Tabii ki sinemanın ilk döneminde çeşitli hikaye anlatım teknikleri denenmiştir. Tek bir kişinin özne olmadığı; özne olarak bir ulusu, bir grubu kullanan filmler Eisenstein’dan önce de vardı. Özelliklle star sistemi dediğimiz sistemden önce kurmaca filmlerde sık rastlanınan bir olguydu bu. Ancak Eisentein’ın farkı, izleyici kitlesinde saklıydı.


Filmde yer alan insanlar gerçekten de Ekim Devrimi sırasında Petrograd’da geçici hükümete karşı savaşmış devrimcilerdi. Dönemin en genç sanat biçimi olarak sinema, kendini özne olarak hissetmeye başlayan bir halka ayna olup onun sinemadaki tezahürünü onlara an be an yaşatmıştı. Bu insanların, sinemanın kendileri için olduğunu fark etmeleri gecikmedi. Özneleşen bir halka kendi gücünü fark ettiren sanat, Sovyetler Birliği’nin yaklaşık 70 yıllık ömründe onu diğer ülkelerden ayıran önemli faktörlerden biri oldu. Sovyet toplumları sanatı kolektif bir miras olarak varsaydı ve onu sahiplendi. Her gün elindeki birikmişleri o sanat dağına bıraktı. İnsanların sanata aktif katılımı desteklendi. Sanat yalnızca belli bir zümrenin mülkiyetinden ve söz söyleme hakkından çıkıp topluma ait oldu.


Devrimin Görkeminin Unutulması

Bugün sanat, kapitalizmin zulmüne boyun eğerek tekrar bir sınıfın egemenliği altına giriyor diyebiliriz. Zaman zaman eski günlerine dönmeye çalışsa da bu geri dönüşün tamamen kendiliğinden olacağını beklemek büyük bir yanlış. Burada devreye girmesi gereken toplumlar da büyük bir hafıza kaybıyla karşılaşıyor: Devrimin Görkemi.


Günümüzde devrim kelimesi yalnızca iktidarın değişmesi olarak anlaşılıyorken, düzenin aktörlerinin koltuk kapmacasına tanık olmak siyasete dahil olmak için yetiyorken yeni ve gerçek bir devrim beklemek saçmalıktan ibarettir. Öncelikle kazanmamız gereken şey; gerçek bir devrimin görkeminin hatırlamak ve bu devrimin öznesinin halklar olduğumuzun farkına varmaktır.


Sandalyeden Düşen Sanat

Bunu yapmak için Wenders gibi sinemacılara tabiri caizse pabuç bırakmamak gerekir. Berlin Film Festival’i gibi neoliberalizmin vücut bulmuş hali olan bir festivalden atıp tutmak, sinemanın siyasetten uzak kalması gerektiği anlamına gelmez. Tam aksine, siyasete ihtiyacı kalmamış insanlardan bu sözleri duymak, toplumumuzun ne kadar da siyasete ihtiyacç duyduğunun kanıtıdır.

Son filmi ile neoliberal ideolojiyi masa altından bizlere sunan Wenders, bugün yaptığı açıklamalarla çok da çelişmemektedir. Onun son filminde de bu açıklamaların yansımalarını görebiliriz.


Siyasete karışmayan, özne olmak istemeyen bir işçinin, düzenin ona sunduklarıyla yetinmesinin lirikal övgüsü, birçok muhalif için de muazzam bir işti. Oysa düzenin ona sunduğu ekmek kırıntılarını şükrederek sineye çeken bir tuvalet işçisini, arka planda Lou Reed çalmadan ve karamsar bir gökyüzünün altında çekseydik, birçoğumuzun ağzından küfürler eksik olmazdı.


(Perfect Days, Wim Wenders, 2023)
(Perfect Days, Wim Wenders, 2023)

Sanatı egemen siyasetin suçlarından arındırarak konforlu bir alana sıkıştırmaya çalışmak, gerçek zamanlı işlenen bir insanlık suçuna karşı sessiz kalmayı tercih etmek, “Sanatım, egemen sınıfın tahammül edebildiği kadardır.” demekle eşdeğerdir. Bugün Berlin Film Festivali’nin bileşenlerinin yaptığı açıklamaların her biri, bize bambaşka bir sinemanın var olmasının gerekliliğini hatırlatıyor: Tekrar özne olması gereken bir sınıfın ürettiği ve geliştirdiği bir sinema.


Ezcümle, Wenders ve bugün korumaya çalıştığı müesses nizam, sandalyesi altından çekilmiş ve tepetaklak olmuş bir düzendir. Işıl ışıl festivallerin binlerce kilometre ötesinde yaşanan soykırıma sessiz kalmak, sinemanın ve sanatın kolektif mücadelesine ihanet etmektir. Arkasında binlerce insanın özne olmaya çalışmasının birikimi yatan ve bugünlere gelirken nice badireler atlatan sinemayı öznesinden ayırmak, sinemayı tekrar tek bir zümrenin avucuna bırakmaktır.


Ve evet; Wenders’in bugün Berlin Film Festivali’nde oturduğu jüri başkanı sandalyesi de politiktir.

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page