top of page

Watkins’in Otobiyografik Mirası: Edvard Munch, Ressamın Portresi ve Hayat Kitabı

  • Yazarın fotoğrafı: Mete Yaran
    Mete Yaran
  • 26 Mar
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 7 Nis

Geçtiğimiz Şubat ayında başlayıp 7 Nisan tarihine kadar devam eden “Peter Watkins: Kestirme Yol Yok” seçkisi; yalnızca bu yılın değil, son dönemlerin en doyurucu ve ışıltılı salon programlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Görültü ve Sinematek ortaklığında düzenlenen seçki, seyircinin Watkins’i tanıması ve medya iletişim araçlarını film içinde gözlemlemesi için oldukça iyi bir fırsat sunuyor. Ayrıca gösterim sonrasında ise, “Edvard Munch” ve “La Commune (Paris, 1871)” filmlerinde görüntü yönetmenliği yapan Odd-Geir Sæther ile keyifli bir sohbet yapıldı. Sohbet içinde Sæther’in Watkins’le çalışmasının perspektiflerini irdeleme imkanı bulduk.



Peter Watkins’in “en kişisel filmim” olarak nitelediği eseri Edvard Munch; 19. yüzyıl sonu orta sınıf aile yapısını, sınıf ayrımını, sanat içindeki muhafazakarlığı apaçık bir gerçekçilikle bize sunar. Bunun yanında Watkins’in anakronik anlatım yapısı, izleyici kitlesini bariz biçimde (!) gözler önünde olan “bu-günleri” düşünmesini sağlar. Tarihsel olayların belgesel estetiğiyle sunulması, 1880’li yıllar ile günümüz arasındaki benzerlikleri vurgular. Çünkü karakterler perdenin içinde yaşamaya devam ediyorlardır; oyuncuların bir röportaj verir gibi kameraya bakıp konuşmaları, siyasi görüşlerinin günümüzdeki insanlardan pek de farklı olmadıklarını fark etmemiz, zihnimizde karışıklık yaratan bu iki dönemle aramızdaki mesafeyi kapatır.



Kristiania ve Siyasi Çevre

Filmin merkezinde, Munch’un ailesi ve aşk hayatı kadar, tablolarına yansıyan Kristiania (Oslo) Bohemleri çevresi de önemli bir yer tutuyor. Aralarında Hans Jæger, Christian Krohg, Arne Garborg gibi önemli isimlerin bulunduğu bu çevre, sanat yapan entelektüeller grubu olmaktan öte burjuva ahlakına, kilise baskısına ve geleneksel aile yapısına karşı çıkmış bir kültür hareketiydi.



Hareketin öne çıkan anarşist yazarlarından Hans Jæger, ağırlıklı olarak toplumun ikiyüzlülüğünü, kadınların cinsel yaşamı üzerindeki baskıyı ve evlilik kurumlarını sert hatta skandal bir dille ifade etmesiyle bilinir. Munch özellikle Jæger‘in fikirlerinden etkilenir. Munch’un sanatında, kişisel yaşantısını ve ruhsal gerilimlerini dürüst şekilde yansıtmasına ve natüralizmden ziyade psikolojik anlatıma geçmesine katkıda bulunur. Film, Suffragetten Hareketi öncesi mücadeleye de parmak basar. Kristiania Bohemlerinin; kadın erkek ilişkilerinde ikili standarda karşı çıkması, özgür aşkı savunmaları ve cinsel ahlakı yerle bir etmeleri kadınların da buluşmalara katılmasını teşvik eder. Fakat devlet sansürü ve yargı baskısı yanında gevşek ve örgütsüz bir yapı olması, Kristiania Bohemlerinin yaklaşık 10 yıl içinde dağılmasıyla sonuçlanır.


Edvard Munch, Peter Watkins (1974)
Edvard Munch, Peter Watkins (1974)

Munch, hareketin kurucularından biri olarak bulunmuyor olsa da, bohemlerin yaşam biçimlerinden çokça etkilenip zaman geçirdiği aşikardır. Sanatının ruhsal bir otopsi olması, görünenin içine gizlenmiş bir özü tuvalinde yansıtması ve burjuva ahlakına karşı temaları işlemesi etkilendiğini doğrulayabilir. Fakat haliyle orta sınıf ailesinin şıllık gözüyle baktığı bu çevrede, oğulları Edvard’ın da zaman geçiriyor olması babasının hoşlandığı bir durum değildir. Munch, hasta ailenin huzursuz masasında, her gün gerçekleşen kısıtlamaları ve eleştirileri birer öğün olarak afiyetler içinde yer durur. Bu durum sürekli olarak Munch’u baş kaldırmaya ve mücadele etmeye davet eder; ancak o güçsüz, hasta ve hassas bir insandır. Kelimeleri, sesler arasında kaybolur.



Değişen Sanat, Değişmeyen İnsanlar

Gösterim boyu ve sonrası düşündüğüm konulardan birisi sanatın değişimi ve insanın uyumu üzerineydi. Görsel sanatlarda meydana gelen devrimler, çoğu zaman halk ve eleştirmenler tarafından taşlanır, olumsuz yorumlara mı maruz kalır? Egemen izleyici kitle, alışılagelmeyeni -rahatsız edici bulduğunu- neden reddeder ve ortadan kalkmasını ister? Kimliğimiz, ideolojimiz, sosyal ve kültürel bağlarımız; yeni ve yabancı olana karşı nasıl bir duvar örmektedir? Tablonun özündeki sahiciliğe, kırgınlığa ve acıya karşı nasıl samimi bir bakış üretebiliriz -dışlamaktansa- diye düşünüp durdum. Peki ya günümüzden geriye baktığımızda meşrulaşmış görünen akımlar, bizi yarının geleneklerine karşı bir bilinç kazandırır mı?



Film, sanatçının ressamlık aşamalarını detaylı biçimde anlatır. Gençlik dönemi eserlerinden son yapıtına kadar birçok eleştirmen, Munch’un tablolarını fazla karamsar, melankolik bulur. Kullandığı temalarla kendisini tekrar ettiğini düşünenlerin, Munch’un bir deli olduğunu ileri sürenlerin sesleri hiç kesilmez. 1892’de Berlin’den kişisel sergi daveti alır ve gider. Fakat dönemin otoriter yapıları Munch’un eserlerinin “çirkin” ve “ahlaksız” olduğu gerekçesiyle sergiyi kapatır. Munch, aynı zamanda Almanya’da yükselen milliyetçiğin ve sansürün kokusunu alır. Eserlerinin ötekileştirilmesine alışmıştır; farklı tekniklerle dışavurumcu yaklaşımını geliştirmeye devam eder. Ancak şimdi tablolarındaki renklere ve kompozisyonlara bakınca ne kadar ince, ne kadar muazzam olduğunu düşünebiliriz. Kişinin içinde oluşan bu dönüşüm ya da sabitlik, gördüklerimize karşı nasıl objektif bir yorumlama biçimi geliştirebilir bilmiyorum.


Yazının finalinde Edvard Munch’un aşk ilişkileri, hayat frizini ve ailesiyle kurduğu bağlara değinmek istiyordum. Fakat sanırım burada durmam gerekiyor. Belli ki Peter Watkins’in sineması bundan 50 sene sonra da konuşulmaya devam edecek. Filmlerindeki medya eleştirisi, sahte-belgesel (mockumentary) estetiğini politik bir araç şeklinde kullanması, kolektif üretiminin doğallığı bana kalırsa bu tahmini hayli hayli karşılıyor.


Ay ışığıyla yıkanmış karanlık bir oda ve Edvard Munch… Herkesin “Kestirme Yol Yok” seçkisini deneyimlemesini tavsiye ederim. İyi seyirler!



Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page