Ulrike Ottinger’i Tanımak: Freak Orlando’dan Freak City’e Defansif Bir Sıçrayış
- Mete Yaran

- 2 Mar
- 4 dakikada okunur

Ulrike Ottinger, erken dönem Alman sesli sinemanın Alman ekspresyonizmi akımında konumlanan; sürrealizm, dadaizm, edebiyat, resim, tiyatro, tarih ve mitoloji gibi farklı disiplinleri bir araya getiren avangard sinema anlayışı ortaya koymuş bir yönetmendir.
Film, Virginia Wolf'un aynı adlı romanından esinlenerek cinsiyet değiştirebilen ve böylece sürekli yeniden doğan Orlando karakteri etrafında döner. Filmin omurgası beş bölümden kurulur: mitolojik başlangıç; Orta Çağ ve dini bağnazlık, Rönesans ve Aydınlanma, Sanayi Devrim ve modernite ve günümüz (1980'ler Batı Berlin). Ancak olaylar tarihi sıra eşliğinde ya da arka plan halinde değil, Berlin'in endüstriyel manzaralarında, bir kömür deposunda, hizmet dışı bırakılmış bir gaz fabrikasında, -eski bir kilisenin mimarisiyle- ve bitişiğindeki bir su kulesinde geçer.

Ottinger, ana akım sinemanın anlatı yapısını reddederek tablo-estetiği kullanımını benimser. Kendisinin fotoğrafçı olması da bu yoruma bir destek olarak bakılabilir. Film sahnelerinin, her biri özenle tasarlanmış tablolardan oluşur. Kamera çoğu zaman hareket etmez; bunun yerine karakterler tıpkı bir tiyatrodaymışçasına sınırlar ve çizgiler içinde devinir.
Yukarıda bulunan kolaj, Ottinger’in sinemasını anlamak için pek değerli. Her ne kadar Ottinger, filmlerinin Jodorowsky tarzıyla yan yana koyulamayacağını söylese de doğrudan bir hikaye anlatmaktansa, izleyiciye görsel bir şölen-ayine davet etmesi de pekala Jodorowsky ve Anger’in ezoterizm ve ritüelinden etkilendiğini 89 yapım “Joan of Arc of Mongolia” filmi geometrik düzeni ve nesne fetişizmiyle destekler nitelikte.
Pasolini’den bedenin kutsal oluşunu ve çirkinliğini kendi filmlerinde de bir tuval olarak kullanır, popülaritenin estetiğini yıkarak, marjinal olanı merkeze koyması da Pasolini esintileri verir. Greenaway ise aynen Ottinger gibi sinemada tablo estetiğini tepelere taşıyan isimlerden birisi -The Cook, the Thief, His Wife & Her Lover filmleri renk paleti ve simetri bakımından Ottinger’in anlayışıyla örtüşebilir- Son olarak Witkin’in karanlık groteskliği, Gilles’in renkli yapaylığı (kitsch) ve kuir estetiği Ulrike Ottinger’i etkileyen bakış açıları ve teknikleri olur.

Ucube Şehrine Bir Başlangıç
Dünya tiyatrosuna sıkı bir giriş yapmak için “muazzam” Orlando karakterinin Freak City’e girmesi gerekir. Mitoloji bölümü ile başlayan bu sahnede Daphne Mitine iyi bir gönderme vardır. Apollon’dan kaçan Daphne, defne ağacına dönüşür ve bedeni toprakla uyum içinde birleşir.
Daphne’nin etrafındaki yeşil örtü ise, Ottinger’in çimen yerine kumaş kullanmasında dolayı doğayı yapay halde göstermek istediğini anlayabiliriz. Arka plandaki endüstriyel yapılar, devasa beyaz küreler Berlin’in soğuk savaş dönemini yansıtır. Yeryüzünün soğuk ve kuruluğunu seyirciye keskin renklerle anlatır.

Tüm bu görseller sanayi devrimine giden bir patikanın ipucudur. Ottinger, izleyen kişiye devamlı söyler: Kendini filmde sanıyorsun, ancak burası öyle gerçek ve yapay ki bir bilsen.. Ayrıca kadının geçmişten günümüze patriyarka görüşünden yana aslında hiçbir şeyin değişmediğini, mitlerin de film yapımlarının da kadını bir obje olarak resmetmesine karşı eleştiri olarak okunabilir. Sahnenin devamında “Gezgin” kısa bir mola verip Daphne’nin memesini emer. Kutsal sütün tüketimi tamamlanır ve Orlando dinlenmiş, dinç (!) bir halde “Freak City’e” girer.

Gezginin Hikayesi
Freak City’e girdiğimiz gibi, dönemin teknolojileriyle sunulmuş mistik eşya üretimi yapan bir işletme karşımıza çıkar. Orlando ve ekibi (birkaç “kitsch” tarzı giyimli cüce insanlar) tüm ucubeliğiyle müşterilerin ayakkabılarına çekiç vurmaktadır. Ancak, seri üretim modelinde ortaya çıkan müşteri talebi ve beklentisinin acımasız oluşu, Orlando'ya ağır bir itham yükler. Akabinde gösterdiği öfkeli tepkisi işletmeden kovulmasını meydana getirir.
Orlando keskin bakışlı gözler içinde üretim alanından çıkar ve çıkış yoluna yönelir. Kalan çalışanlarıyla beraber, bilinmez bir yolculuğun izini takip etmeye hazırdır. Fakat peşinde tüketim, yani alıcılarda vardır. Üretim tüketimi son nefesine kadar takip etmeye ant içmiştir.

Yolculuğun devamında ise, Orlando (Magdalena Montezum) karakteri her bölümde radikal sayılabilecek görsel değişimler geçirir. Ucubelik ve normallik anlatısı, Orlando'nun yolculuğu içinde sakalının çıkmasıyla da kendini gösterir. Sakalın ortaya çıkışı, biyolojik cinsiyetin sabitliğini yıkan bir "maskülenleşme" göstergesidir. Fakat bu özellikler Orlando’yu, her iki cinsiyetin de özelliklerini taşıyan, ikili cinsiyet rejimine (gender binary) kafa tutan androjen bir figüre dönüşütürür.
Bunun yanında film, tarihi doğrusal bir sıra akışında ele almıyor olsa dahi, Orlando yüzyıllar süren bir yürüyüştedir; dinsel dogmatizmin, insanlık tarihinin, toplumsal baskıların karakterimizde bıraktığı katmanların bir portresidir bu yürüyüş.

Fanatik Dindarlar ve Dini Otoriteler
Freak City’e girişimizden bu yana, deri pantolonlu üstü çıplak dindar bir grup hac yolculuğuna çıkmış, ritüellerini gerçekleştirmeye başlamıştır. Muhafazakar kesim tarafından göze batan tüm “ucubeler” hedef halindedir. Ritüellerinin içerisinde en çok karşımıza çıkan uygulamalar şunlardır: kendilerini ritmik bir biçimde kırbaçlamak, bir kurban seçip onunla birlikte çıktıkları haç yolunu tamamlamak ve zararsız insanlara sistematik kışkırtıcı davranışlarda bulunmak. Şifa arayışı bağlamında, dini kurumlar bu acı çeken bedenleri bir nevi kutsal nesneye dönüştürür. Filmin final sahnelerinden birisi olacak olan toplatılma, dindar kesimin seçtiği günahkarların (ucubeler) duvara paralel toplatılmasıyla başlar. Gençlik yıllarında Madrid’e gittiği bir sıra Francisco Goya’nın tablolarını görme şansı bulur. Röportajlarında, eserlerinden çok etkilendiğini ve engizisyon mahkemelerinin Hitler Almayasındaki faşizmle nasıl ilintili, kapsayıcı olduğunu fark ettiğini söyler. Ne yazık ki Goya’da engizisyon mahkemelerinin son kurbanlarından birisi olmuştur.
Sahne temaları ve dönemleri hem Almanya faşizmine hem de engizisyon mahkemelerine karşı kuvvetli bir alt metin içerir. Konuşmasının devamında film için, toplumda psikiyatrinin cinsel kimlikle olan ilişkisinde de büyük paylar vardır. Mezarlık duvarlarının önünde toplanmış sedyeler, sanki salt bir öldürme direktifi değil de, bu “ucubeliğin” kaynağında psikolojik rahatsızlıkların yer alması ve bunun düzeltilmesi üzerine daha “modern” tekniklerin kullanılacağı bir öldürme yöntemi çizilmek istenir. Sahnelerin devamı ise olimpiyat oyunları için tasarlanmış Munich Olympia Stadyumunda geçer. 1930’lu yıllarda Berlin'deki 3. Reich dönemine denk gelen propaganda amacıyla inşa edilmiş stadyum, Soğuk Savaş anlatısını izleyiciye tekrardan hatırlatır.

Çirkinler Şenliği - “Häßliches Festival”
“Sinemanın kendisi de panayırdan gelen bir şey.” -Ulrike Ottinger
Bana kalırsa filmin en keyifli acayip kısmı çirkinler festivaliydi… Bu bölümde Ulrike, dünya medyasının halka yaydığı tüm yabancılaşmayı ve mükemmel olma kompleksini yerle bir ediyor. Sahnede toplanan “Bunny Girls” toplumsal güzellik algısına pekala uyuyor. Ancak devamında, festivalin asıl sahibi ucubeler oluyor. Çünkü izleyenler de (yani halk, yani ucubeler, yani dindarlar) sahnede yer almak ve yarışmaya katılıp kazanmak istiyorlar. Filmi izlemeyecekseniz dahi bu sahneyi açın ve en azından atmosferin kokusunu içinize çekin!

Yazıyı bitirmeden önce, değerli bulduğum bir anıyı ekleyerek bitirmek istiyorum. Sinematek’te, Goethe-Institut ile ortak düzenlenen ve Ulrike Ottinger’in katıldığı sohbet panelinde, filmin beşinci bölümü hakkında bir soru sorma şansı bulmuştum. “Çirkinler Festivali” bölümünde tam olarak ne anlatmak istediğini ve bu fikrin nereden türediğini kendisine yönelttim. Ottinger’in cevabı şöyleydi:
“Filmin son bölümünü aslında bir TV programı gibi düşündüm. Ve medya ile alakalı bir kısımdı. Sahnede gördüğümüz sunucu, gerçekten de Almanya’da aktif olarak sunuculuk yapan birisi. Dönemimin Alman televizyonunda farklı ülkelere gidip program yapanlar olurdu. Bu kısmı senaryoda text olarak yazmadım. Bir haberden, bildiriden gördüğüm bu var olan bilgiyi filmime eklemek istedim. Gerçekten de bu festival yapılıyor. Beni en çok eğlendiren bütün yarışma konseptini ters yüz etmesiydi. Çirkin insan aslında daha ideal ve başarılı insandır.”




Yorumlar