Peter Watkins, Kestirme Yol Yok: The War Game, Monoform, İletişim Krizi
- Bahadır Koçak

- 21 Mar
- 5 dakikada okunur
4 Şubat - 7 Nisan 2026 tarihleri arasında Görültü tarafından düzenlenen ve gösterimlerine devam eden Peter Watkins: Kestirme Yol Yok seçkisindeki gösterimlere Arkaik Sinema ekibi olarak katıldık. Kendilerini “bağımsız bir kültür inisiyatifi” olarak tanımlayan Görültü ekibine ricamızı kırmayıp bizi davet ettikleri ve böyle güzel bir etkinliği düzenledikleri için teşekkürlerimizi sunarız.

”Peter Watkins, Kestirme Yol Yok” isimli bu retrospektif kapsamında Watkins’in “Punishment Park, Privilege, Edvard Munch, Galdiatorerna, The War Game, La Commune, Culloden, The Web, The Diary of an Unknown Soldier, The Forgetten Faces” filmlerinin gösterimleri mevcut. Katılmak isteyen okuyucularımız gösterim takvimine ve biletlere aşağıda paylaşacağımız link üzerinden erişebilirler.
Gösterim takvimi: https://www.gorultu.org/watkins/#gosterimler
Peter Watkins benim bu retrospektif aracılığıyla tanıdığım bir isim olması ile birlikte kafamda bir çok soru işareti bırakmayı da başardı. BBC ile başlayan kamu yayıncılığı modelinin içerisinde yer alan Watkins televizyonculuk geçmişine sahip bir yönetmen olarak karşımıza çıkıyor. Bunun yanı sıra kendisi tanımlamalara ve sınıflandırmalara sığmayan bir kişilik. Yönetmenliğini yaptığı filmler ya da görüşleri ile çoğu kabuklaşmış düşünceye zıtlık teşkil eden birisi. Kendisinin belirttiği şekilde belirtecek olursak: kitlesel görsel-işitsel medyanın (KGİM) birden fazla medyumunun içerisinde edindiği tecrübelerle birlikte takındığı eleştirel tutumu özetlememiz, onu ve ortaya koyduğu işlerini anlamamız için önemli bir basamak.

Watkins, “Küresel medya krizi” ifadesiyle değinmek istediği KGİM’nin içinde barındırdığı “Monoform” dili eleştirmektedir. Monoform’un, “medyanın hitap ettiği alımlayıcısına anestezi etkisi uyguladığını ve giderek körelttiğini” ifade ediyor. Bunun en önemli örneklerinden birini, medyumların kendi içerisinde kalıplaşmış bir zamansal ve mekansal anlatım biçimi benimsemesi olarak örnekler.
“…Monoform, herhangi bir filmin ya da TV programının tüm unsurlarını sabitleyerek sıkıştıran, zamansal - mekansal bir ızgara sistemi (grid) gibi işler. Bu sıkıca örülmüş ızgara sistemi ,değişen imgelerin ve sahnelerin hızlı akışını, kameranın sürekli hareketini ve yoğun ses katmanlarını öne çıkarır. Monoform’un temel özelliklerinden biri hızlı ve huzursuz kurgudur; bu nitelik, kurgulanmış planlar (ya da kesmeler) arasındaki sürenin ölçülmesi ve bu saniyelerin filmin toplam süresine bölünmesiyle tespit edilebilir. 1970’lerde bir sinema filminin (ya da belgeselin veya televizyondaki bir haber programının) ortalama plan süresi 6-7 saniye idi; bu süre bugünse muhtemelen 3-4 saniye aralığında ve giderek azalıyor. Aniden ve hızla değişen bu imgelerin duygusal ve zihinsel tepkimelerimize dair şiddetli taleplerinin farklı temalar arasındaki ayrımların bulanıklaşmasına ve (örn. Suriye’de bombalanmış bir bölgede kan revan içindeki bedeni gösteren haber sahnesine, onu izleyen bir reklama ve en nihayetinde bir film ya da televizyon dizisinde karşımıza çıkacak kanlar içindeki bir başka beden imgesine) vereceğimiz tepkiyi seçerken ya da önceliklendirirken kafa karışıklığına yol açacağına inanıyorum...” -Peter Watkins, Ayın Karanlık Yüzü (Küresel Medya Krizi).
Bu düşünceleriyle Watkins, özellikle dur durak bilmeyen Doomscrolling çağında neden tekrar etüt edilmesi gereken birisi olduğunu kanıtlar nitelikte. Bu eleştirileri doğrultusunda da filmlerinde arayışında olduğu yeni biçim ve formlar gayet açık ve seçilebilir vaziyette. The War Game’de bu yeni biçim arayışının ilk örneklerinden.

Film Nükleer korkunun tavan yaptığı yıllarda bu konuyu işleyen bir sahte belgesel (mockumentary) ya da Esin Paça Cengiz’in gösterim öncesi yaptığı sunumda tanımladığı şekliyle “Tarihsel Deneme Film”.
Soğuk savaş döneminde BBC desteğiyle çekilen bu belgesel İngiltere’ye gerçekleştirilen bir nükleer saldırıyı ve saldırı öncesi gerginliği eleştirel bir biçimde ele alıyor.

Filmin açılış sekansında Watkins’in, İngiltere’nin olası bir nükleer saldırıya maruz kalması durumunda Rus nükleer başlıklarının hedefi olacak bölgelere dair tahminlerini gösteren bir haritayla karşı karşıya kalıyoruz. Daha sonrasında ise Çin’in Güney Vietnam’ı işgali sonrasında, Sovyet ve Doğu Alman yetkililerin Berlin’i abluka altına aldığını ve Amerika’nın Nükleer tehditini geri çekmezse 48 saat içerisinde işgal edileceği haberini radyodan dinliyoruz. Tüm bunlar anlatılırken izleyici olarak takip ettiğimiz motorlu polis ise hükümet yetkililerinin olduğu bir toplantıya elinde kapalı bir zarf ile giriyor. Toplantı sonrasında İngiltere merkezi hükümeti feshedilip yerini bölgesel yönetimler alıyor.
Watkins oluşturduğu sekans, radyonun kullanımı, omuz çekimleri ile bizi çok hızlı bir şekilde savaş gerginliğinin içine sokmayı başarıyor. Film devamında kriz zamanında yaşanabilecek bir çok yozlaşmayı gözler önüne seriyor. Bölgesel yönetimlerin başa geçmesiyle birlikte riskli bölgelerde yaşayan insanlar bulundukları yerden zorunlu olarak tahliye edilmek durumunda kalıyor. Kamu görevlileri bu insanları alıp nispeten daha az riskli bölgelerde yaşayan diğer insanların evlerine yerleştirmeye başlıyor. Bu esnada ev sahiplerinin bazıları ırkçı bir tutumla evinde misafir edeceği insanlar arasında siyahi birisi olup olmadığını soruyor. Bazıları onları doyuramayacağı için bazıları ise bencillikleri yüzünden bu insanlara kapılarını açmak istemiyor. Fakat kamu görevlileri, zor kullanarak bu durumu en hızlı şekilde çözmeye çalışıyor. Evinin kapısını açmayan vatandaşlar hapishanelere yollanıyor. Tüm bu sahneler sık sık röportajlar ile kesiliyor. Bu röportajlarda vatandaşlara “Bir nükleer saldırı sonrasında yaşanacak nükleer serpintiden insanların görebileceği zararlar neler olduğu, Batı Almanya işgali hakkındaki düşünceleri ve bunun savaşı nasıl etkileyeceği.” gibi sorular soruluyor. Bu röportajlar ile birlikte içinde bulunduğumuz kurmaca evren daha gerçekçi bir hal alıyor.

Watkins, filmin devamında gerçekleştirilen nükleer saldırı ve sonrasında ise bu anlatım yöntemlerini yine aynı şekilde devam ettiriyor. Farklı medyumların filmin içerisinde kullanılması, anlatının içerisinde birbirini destekleyecek ya da zıtlık oluşturacak şekilde yerleştirilen röportaj görüntüleri, dış ses olarak bazen sahneyi bazen dünyanın içinde bulunduğu durumun tarifi ya da oldukça vurucu bir şekilde gerçekleştirilen ve bir diyalektik oluşturan kurgulanma şekli ile biçimsel arayışında ne kadar samimi olduğunu biz izleyenlere ispatlıyor.
Tüm bunlar bizim alışık olduğumuz halinden çok başka sinema biçimlerinin de muhtemel olduğunu gözler önüne seriyor. Özellikle Watkins’in bahsettiği Monoform’un, günümüz medyasında mevcut olan sözde iletişimi nasıl şekillendirdiğini incelememiz, muhtemel iletişim modellerini oluşturmamızda fayda sağlayabilir.
Televizyonun ortaya çıkışı sonrası medya kuramcıları tarafından geliştirilmiş kuramlarda her zaman bize söylenen “reyting” kavramı ile birlikte medya alımlayıcısı ve üreticisi arasında bir iletişim kurulabildiğiydi. Daha önceki hiçbir kitle iletişim aracında mevcut olmayan bu karşılıklı iletişim sayesinde izleyiciler reyting sistemi aracılığıyla daha bilinçli tercihlerde bulunacak ve medya üreticileri bu reyting sonuçlarına göre üretimlerini şekillendirecekti. Fakat burada kurulan iletişim beklenildiği gibi bir gelişmeye yol açmadı. Reyting sistemi ile birlikte beklenilen bilinçli tüketim aksine kitlelerin tercihleri ve medyanın manipülasyonu ile birlikte televizyon kendi içerisinde bir hiyerarşik ve niteliksiz üretime kaydı. Bu üretimler sonucunda da kaçınılmaz olarak kalıplaşmış biçimler ve formlar oluştuğunu hep beraber gözlemledik. Bu formlar ise tek bir amaç doğrultusunda oluşturulmuştu: Yüksek reyting oranları.

Bu süreç internetin evriminde algoritmaların oluşmasında da büyük katkı sağladı. İlk çıkış amacıyla çok daha yüksek etkileşim ve karşılıklı iletişim barındırması beklenen internet özellikle web 3.0 dönemine girişiyle birlikte daha çok algoritmalara hapsoldu ve iletişim yine yüzeysel sözde bir iletişime dönüştü.
Sinema özelinde ise büyük bir devrim yaratması ve sinema üretimini demokratikleştirmesi beklenen dijital kameraların ortaya çıkışı büyük bir hayal kırıklığı yaratmış durumda. Söz konusu demokratikleşme süreci sadece sinema araçlarına ulaşım noktasında mevcut bir demokratikleşme olarak kaldı, bu demokratikleşme asla mevcut kalıplaşmış biçimlerin değiştirilmesi ile sonuçlanmadı.
Günümüz KGİM’nin bir iletişim simülasyonu içerisinde olduğu açık bir şekilde ortada. Bu noktada bir şeyleri düzeltmeye çabalamaktan önce içerisinde bulunduğumuz durumu anlamak ve sindirmek Watkins’in bahsettiği “Monoform”u yıkabilmek için şart gibi gözüküyor.

İşte bu yüzden Görültü ekibinin (Nil Kural, Deniz Tortum, Murat Güneş ve Okay Karadayılar) gerçekleştirdiği bu retrospektifin kesinlikle kaçırılmaması gerektiğini söyleyebiliriz. Kendilerinin sinemanın ve medyanın içinde bulunduğu krizin farkındalığı ile birlikte biz izleyicilere; ait hissedebileceğimiz, soluklanabileceğimiz en önemlisi izleyiciler olarak bir araya gelip iletişime geçebileceğimiz bir alan oluşturmaları “kriz yaşayan bir şeyleri değiştirme” söyleminden çok daha samimi bir değişim çabası olarak karşımıza çıkıyor. Bize ise onlarla birlikte iletişimde kalmaya devam etmek düşüyor.
Dipnot: Watkins ve Monoform’a dair daha kapsamlı okuma yapmak isterseniz Görültü'nün sitesi üzerinden Watkins’in Ayın Karanlık Yüzü, Küresel Medya Krizi başlıklı yazısını okuyabilirsiniz. Link: https://www.gorultu.org/watkins/#yayin




Yorumlar