top of page

Im Juli: Bir Yol, Bir Yanılgı, Bir Güneş

  • Yazarın fotoğrafı: Irmak Manav
    Irmak Manav
  • 28 May
  • 5 dakikada okunur

Temmuzun başı. Hamburg’dan İstanbul’a uzanan bir yol ve yolun içinde kaybolmuş insanlar. Im Juli, aşkı büyük ve ani bir çarpışma olarak değil, insanın fark etmeden içine düştüğü ve yol boyunca anlamlandırdığı bir duygu olarak aşılıyor. Filmin başında bizi büyük bir olay değil aksine sıradan hayatlar karşılıyor. Daniel’in tekdüze hayatı, sıkıcılığı, neredeyse görünmez oluşu. Bu silikliğine rağmen onu fark eden biri var: Juli. Tam olarak Manic Pixie Dream Girl tanımına uyan biri. Rengarenk giysileri, rastalı saçları ve yüzünden asla düşmeyen gülümsemesi ile. Biraz tuhaf, biraz hayalperest ama inanılmaz derecede kendinden emin. Ama bu kendinden eminlik bile aslında tam bir kontrol hali değil. Daha çok rüzgara kapılmış gibi. Kendisinin de dediği gibi “Buraya gelen ilk araba benim yönümü belirleyecek.” Juli bir yandan kaderine inanıyor gibi ama bir yandan da kendini akışa bırakıyor. Gideceği yeri seçmek yerine, geleni kabul ediyor. Bu yüzden Juli’nin o hayal dünyası sadece bir kaçış değil, aynı zamanda bir hareket biçimi. O yüzük, o kehanetler, o tesadüfler… Hepsi saçma gibi ama Juli’nin onlara inancı o kadar güçlü ki bir noktadan sonra sen de inanmak istiyorsun. Ve belki de gerçekten her şey tam olarak onun inandığı gibi şekilleniyor. Çünkü o sabit durmuyor, beklemiyor, Daniel’in Juli ile tanışmadan önceki halinin aksine, harekete geçiyor ve elinden geleni ardına koymuyor.

Im Juli, Fatih Akın (2000)
Im Juli, Fatih Akın (2000)

Filmin merkezinde aslında çok basit ama bir o kadar da güçlü bir metafor var: güneş. Juli’nin Daniel’e anlattığı, Güneş’in altında doğru insanı bulma meselesi başta sadece romantik bir oyun insanın öylesine inandığı bir şey gibi geliyor. Ama yol ilerledikçe bu metafor büyüyor. Güneş, bir işaretten çok bir yol hissine dönüşüyor. Daniel nereye gittiğini bilmezken bile bir şekilde o ışığı takip ediyor. Juli ise başından beri o ışığa inanıyor, hatta bazen kendini tamamen ona bırakıyor. Rüzgarla savrulmak gibi ama aslında hep aynı ışığa doğru emin bir şekilde ilerlemek.


Daniel, Juli’nin anlattığı bu hikayeyi hiç sorgulamadan kabul ediyor. Ve tam da bu yüzden Juli ile tanıştığı günün gecesinde Melek’le karşılaştığında onu “o kişi” zannediyor. O kadar inanıyor ki bu fikre, gördüğü ilk işareti gerçek sanıyor. Aslında burada Daniel’in aşık olduğu şey bir insan değil, bir fikrin kendisi. Bu yanlış başlangıç, filmin en güzel taraflarından birini oluşturuyor. Çünkü Daniel’in yolculuğu sadece fiziksel değil, aynı zamanda bu yanılgıyı çözme süreci. Melek’le olan o gece, başta kaderin gerçekleşmesi gibi hissettiriyor ama aslında tamamen yüzeysel. Daniel neyi hissettiğini değil, ne hissetmesi gerektiğini düşündüğünü yaşıyor. Güneş metaforu da burada daha anlamlı hale geliyor. Güneş, başta dışarıda aranan bir işaret gibi ama yol uzadıkça bunun içsel bir şey olduğunu Daniel ile birlikte anlıyoruz. O, yanlış kişiyi “güneş” zannediyor çünkü gerçekten bakmayı bilmiyor. Ancak Juli ile geçirdiği zaman, o küçük anlar, birlikte yaşadıkları saçma olaylar, hepsi yavaş yavaş ışığın aslında nerede olduğunu gösteriyor. Özellikle dinlenme tesisinde Melek’le tekrar karşılaşması o ilk inancın yankısı gibi ama aynı his artık yok. Artık gerçekten hissedebiliyor. Gözlerini kapatan kişiyi Juli zannetmesiyle o da fark ediyor. Yola çıkış amacı o an yanınayken o onunla yolu yürüyen kişiyi istiyor.


Im Juli, Fatih Akın (2000)
Im Juli, Fatih Akın (2000)

Fatih Akın’ın kurduğu dünya bu açıdan çok samimi. Özellikle eski Türkiye sahneleri filmin en samimi taraflarındandı. O dinlenme tesisinin gerçekçiliği, otobüs molaları, insanlar, ortamın doğallığı ve o zamanların İstanbul’u. Hiç yapay hissettirmiyor. Sanki gerçekten bir yolculuğun içindesin. Hatta küçük bir detay olarak Akın’ın kendisinin sınır görevlisi olarak göründüğü sahne filme ekstra bir samimiyet katıyor. Son sahnelerde İsa’nın da yolculuğunun amacını öğrenilmesi ve polislerin de içten bir şekilde destek olması da o sıcaklığı güçlendiriyor. Daniel ve İsa’nın birlikte yol aldığı sahnelerde çalan Değer mi Hiç, filmin duygusunu bambaşka bir yere taşıyor. Sezen Aksu’nun sesi; yolun yorgunluğu, kafa karışıklığı ve içten içe büyüyen o duygu haliyle inanılmaz örtüşüyor. Sanki artık Daniel’in içinden geçenleri biz o şarkıyla duyuyoruz. Bu detay da Fatih Akın’ın Sezen Aksu’ya olan hayranlığını da çok net hissettiriyor, film sadece bir hikaye değil aynı zamanda onun kültürel dünyasının bir yansıması gibi.


Filmde bir an var ki, o naif akış bir anda kırılıyor: Birol Ünel’in sahnesi. Kısa ama rahatsız edici. Birol Ünel de her role mi çok yakışır. Ama filmde de şunu gösteriyor: Yolda karşına çıkan herkes İsa gibi değildir. Sana herkes iyi niyetle yaklaşmaz.


Final sahneleri ise tam bir ışık oyunu. Daniel uzun yolun sonunda sadece Juli’yi değil kendi inancını ve cesaretini de buluyor. Ve Juli’nin ona söylemesini istediği şeyler dilinden dökülüyor: “Aşkım, kilometrelerce yol kat ettim, nehirleri geçip, dağları aştım. Hüsrana uğradım ve ızdırap çektim, nefsime karşı koydum ve güneşi takip ettim, böylece senin önünde duruyorum ve sana seni seviyorum diyorum” Yol boyunca kaybolan her yanlış işaret, her kafa karıştırıcı detay onu bu noktaya getiriyor.


Im Juli’nin bize gösteriyor ki aşk ve umut her zaman yüksek bir perdeden gelmez. Bazen en uzun ve sessiz yolculuklar en büyük fark edişleri getirir. Bazen insan doğru kişiyi bulmaz onunla birlikte yürürken fark eder. Bazen de bir yolculuğun sonunda fark edilen en önemli şey başkasında değil kendimizde taşıdığımız ışıktır.


Im Juli, Fatih Akın (2000)
Im Juli, Fatih Akın (2000)

Im Juli, Fatih Akın sinemasının erken dönemine dair çok şey söylüyor. Yol, tesadüf, kimlik ve aidiyet meseleleri gibi. Bunlar sadece bu filme ait değil, Akın’ın sinemasının bir nevi omurgasını oluşturuyor. Daha sonra Gegen die Wand’da çok daha sert ve yıkıcı bir şekilde karşımıza çıkan o kendini arama hali burada daha hafif daha akışkan ve daha umutlu bir formda.


Aynı şekilde Auf der anderen Seite’de gördüğümüz sınırlar arası geçiş, yol, farklı hayatların kesişmesi ve tesadüflerin kader gibi işlemesi, Im Juli’de neredeyse bir taslak halinde mevcut. Ama burada her şey daha naif, daha yazlık, daha hafif bir tonla anlatılıyor. Sanki Akın, ilerde daha sert anlatacağı hikayelerin provasını yapıyor gibi.


Bu açıdan film ilginç bir yerde duruyor. Tam olarak bağımsız sinemanın içinde değil ama klasik ana aklım sınırlarında da değil. Kültürel olarak katmanlı ve yer yer dağınık bir anlatısı var. Ama bunlara rağmen seyirciyi “yaz filmi” hissinden hiç koparmıyor. Hatta klasik rom- com’lara göz kırpan anlarıyla bunu güçlendiriyor. Film tam olarak bunlarla kendine özgü bir alan açıyor: hem samimi hem dağınık, hem hafif hem düşündüğünden daha derin.


Yani şunu söylemek mümkün: Fatih Akın sinemasında sıkça gördüğümüz o “arada kalmışlık” hissi, burada doğrudan filmin formuna dönüşüyor. Avrupa sinemasının soğuk mesafesine tam olarak ait değil; ama tamamen ana akımın konforlu ritmine de bırakmıyor kendini. Sürekli hareket halinde, tıpkı Daniel ve Juli’nin yolculuğu gibi. Özellikle Türkiye sahnelerindeki sıcaklık, küçük insanlık halleri ve samimi karşılaşmalar bu geçişleri daha da doğal kılıyor. Böylece Im Juli, iki dünya arasında sıkışan bir film değil; o iki dünyanın birbirine değdiği yerde yaşayan bir film haline geliyor.


Belki de bu yüzden hala bu kadar etkileyici. Çünkü sadece aşkı ya da yolu anlatmıyor, bir insanın ve bir yönetmenin aynı anda kendi yönünü arayışını anlatıyor. Ve tıpkı Daniel gibi, o da yol boyunca neye dönüşeceğini yavaş yavaş keşfediyor. Çünkü bazı yolculuklar bir yere varmak için değil, insanın yolda kim olduğunu fark etmesi içindir. Planlamadığın bir zamanda, bilmediğin yerlerde, hiç beklemediğin insanların yanında.


Im Juli, Fatih Akın (2000)
Im Juli, Fatih Akın (2000)

1 Yorum

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
unamuno
29 May
5 üzerinden 5 yıldız

Wenn dir etwas gefällt, warum kämpfst du nicht dafür?

Beğen
bottom of page